12 Kasım 2016 Cumartesi

bodrum katı acayip, gelsenize.

Şimdi geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum; mesela babam hayatının hangi döneminde sindirilmiş, krizler yaşamış; hangi döneminde daha özgür aynı zamanda da rahat olabilmiş. Çocukluğuma bunu şimdi bana kavratabilen hikayeleri anlatan ozanları kaybediyorum teker teker bir yandan, bir yandan da herhalde hayatımın en baskın, sindirilmiş, hani neredeyse kapana kısılmış hissettiğim dönemini yaşıyorum. Ama tabii, herhalde koskocaman tarih bana bir tarafıyla gülüyordur. Aynı benim Sude’nin 3. Yaş gününde, “bu hayatımın en güzel yaş günü” dediğinde güldüğüm gibi. Sesli gülüş. Kahkaha tonlu.
Tabii ki bir bira ve iki kadeh şarap öncesinde bambaşka bir yazı yazacaktım. Sonra baktım aklımdan geçenlere sırıtmaya başladım. Belki de bu gereklidir, hani gülümsediğin, bunu yalnız ve içten yaptığın zamanlar vardı, diye bir iz – bir kanıt koymak lazımdır ortaya. İşte burada J
Siz benden daha iyi biliyorsunuz, İngiltere’nin AB’den çıkma kararından sonra bu karar Parlamentoda da onaylanmalı; hangi adım demokrasiye daha uygundur acep gibisinden bir tartışma başladı. Acaba dedim, bu neo-liberalism vs. democracy tarışmaları da ateşlenir mi? Gittim, bu konuşmayı, buldum, notlar aldım.
Sonra baktım ki benim İngiltere adasına yakın oturan arkadaşlarım, oradaki en aklı selim tartışmaların İngiltere’nin Eurovisiondan çıkması olduğunu söyledi. Vay anası, bu derece direk geyik muhabbetine girebildiğimi hatırlamıyordum. Neredeyse kendimi bir şey zannedecektim.
Olmaz öyle demokrasi işte, diye ablama anlattığımda bana hak vermişti, buradan yürür müyüz derken Trump seçildi. Hillary aslında daha fazla oy almıştı. Gelin görün ki Amerika bir Birleşik Devletti ve Eyaletlerinin kalbini teker teker, tane tane kazanmak gerekiyordu. Zaten bu işler senin dediğini doğruluyor dedi ablam. Sanırım birayı o sırada açtım.
Neyse sonrası hızlı gelişti.
Madem öyle ben de işte klişe bir insan olurum. Çok eğlenceli bişi gündelik hayatta klişe olmak. Hayat kurtarıyor. Gider roman okur, güzel cümleler paylaşırım hiç kimseyle falan. Mis gibi nihilizm ve üç nokta.
Bana sıkıcı dediklerinde ama bakın Andy Warhol da Sıkıcı şeylerden hoşlanıyor. Hıh!
Dedim. Vallahi dedim.
Sonra bir haber gördüm. “Hiç sevişmeden ölen ünlüler listesi” diye.
Kulaklarım çınladı. Hangi taraftan geldiğini kestiremediğim bir ses bana gülüyordu. Sesli gülüş. Kahkahalı tonlama. Listede Andy Warhol da vardı.
Bu döngünün bir yerlerinde hayatı ciddiye alanlar var. Onların yanına sığınmalı herhalde. Yoksa ne biliyim ben!
Ama yine de bir şey dicem…
Umudum var, kadar boş bir laf yok bence. Yani şarkı yapsan belki o kadar boş olmaz. Ritim verirsin kelimeye, belki tutar. Sonuçta neden “umudum var” deme ihtiyacı hissettiğine bakan benim gibiler bence kendini fazla zorlamasın.
Ayrıca, çalışmayı, Yaptığın işe yönelmeyi - yüceltme konusunda da emin değilim. Zor zamanlarla başa çıkma klavuzu gibi bir şey. (Böyle uyuz şüpheciliklerimi eskiden yüksek zeka ile avutuyordum ama artık yemiyor. Zeka da bir yaşa kadar, sonra insan acaba kaç yaşımda romatizmalarım başlar diye düşünüyor) Çalışmayla ilgili her türlü koşula yayılan bir etik anlayış beklentisi içerisindeyim çünkü kazanımlarını yitirmekten çok fena korkan bir orta – üstümsü sınıf evladı olarak yetiştirildim. Andy Warhol’u bir bok zannetmemden, yaptığı işlerle hala heyecanlanmamdan ve bilinçaltımın pipileri ve kukularıyla ilgilenmek için para kazanmamdan anlaşılabilir.
Sen iyi kızsın ama çevren kötü lafı gibi.. Yaptığın ettiğin iyi ama işte bok gibi bi zamana doğdun tarihsel olarak?
Fındık dalları yeşillendi mi diye sorarlarsa zaten tanımam, etmem, bilmem. Ben bale öğretmeniyim. Devrim yaparken haber verin, bodrum katındayım, duymam. 

22 Mart 2016 Salı

Ne zannetmiştim ki?

Merhaba.

Ben zannetmiştim ki haneye ölüm girdiği zaman hayatın uzağında, dışında, duran, en azından hareketi sınırlanan bir yaşamın olur. Az yaşar, az hisseder, az istersin.

Öyle olmadı.

Vampir filmlerini, kitaplarını hatırlayın. Ölümden sonra dirilen vampirler açlıklarını kontrol etmek için belli bir zamana ihtiyaçları vardır. Çünkü bütün duyularının frekansları daha da gelişmiştir. Bu kontrolsüzlük geçici bir durumdur. Yeni varoluşlarına alıştıklarında hem insan hallerini hatırlar, bilirler; hem de yeni hallerini de kontrol ederler.

Yirmili yaşlarımın son günleri yaşıyorum ve bu yeni halime yaptığım vampir benzetmesini babama anlatmayı çok istiyorum. Üstelik gülüyorum buna. Ama o öldü. Anlatamam. Ama buna alışamadım. Alışmak da istemiyorum sanırım. Bir çok şeye çok kırgınım. En çok da kendime kırgınım ve bu kadar zeki geçinip bu klişeyi yaşadığımı fark etmediğime inanamıyorum. Salak Bahar. Salak.

Kendimi bulma, öğrenme ya da anlama başlığı altında, aslında sevilme hissinin verdiği tatmini üst düzey şımarıklıkla yaşamışım. Birazdan yarısını çok iyi tanıdığım diğer yarısını hiç bilmediğim bir masaya yirmili yaşlarımı anlatmaya gideceğim. Beni tanıyan kadın, lafı zaten benden alıp devam edecek. Sonra hiç tanımadığım masanın diğer yarısı için bir Bahar fikri belirecek. Akşam biramızı içeceğiz - ki ben başladım bile zaten. Kaltaklıkta üst düzey ve asil takıldığını ilk tanıştığın insanlara bu üç kelimeyle söylemezsin. Önce bi bu üç kelimeden ne anladıklarına bakman gerekir. Beden dilini seviyoruz bunun için.

Neyse ne. Kendime uyuz olduğum bir gün daha. Egomu da buraya yazdım. Okuyucudan empati dileniyorum. Yirmili yaşlarımın son günlerini yaşıyorum ve şu hayattan ne istemiyorum hala bilmiyorum!!!

Çok özür dilerim babacım. İlk girdiğim ÖSS sınavından babama böyle koşarak çıkmıştım. Çok özür dilerim baba. Çok özür dilerim. Panik atak geçirmiştim. Sonra herkes defalarca izledi babam ve oğlumu. Ben bir kere izledim. Çok da ağladım. Ağladığıma da utandım. Çünkü babam bana kollarını öyle defalarca açtı. Ve ben kıymetini bilemedim gibi. Anlamadım ya da.


Ölüm girdi haneye. Hiç bir şey yaşadığım yok. Anneme bakıyorum boş boş. Ne zaman bir rutine girecek, bakalım, diyorum. 2 aylık plan yapmıyorum. Bu yazıyı da bir anda oturduğum yerden yazmaya başladım. Karşımda 35 yaşın üzerinde beyaz yakalı, PwC'den hatırladığım tipler oturuyor ve Bedri Baykam sanatından konuşuyorlar. Çok üzülüyorum. Beşiktaş akaretler burası! Para konuşsalar daha iyi.

Başarılı olmayı özlemedim. Zengin olmayı özlemedim. Flört etmeyi özlemedim. Arkadaşlarımı özlemedim. İstanbulu özlemiyorum. Sadece babamı istiyorum. Tam olarak üniversite sınavına ikinci kez hazırlandığım zamanki halimizi istiyorum. Saatlerce konuştuğumuz, birlikte yürüyüş yaptığımız, annemi kızdırdığımız ve solcuları kıyasıya eleştirdiğimiz zamanları istiyorum. Tekrar 18 yaşında olmak istiyorum. 20'lerimi de atlayıp bu güne gelebilirim. Pek bir şey değişmedi çünkü. Ben hala aynı salak kızım. O zaman da dans edip politika konuşurdum. Şimdi de aynısını yapıyorum. Ben bundan ibaretim.


Hemen de ağlarım.


Deli gibi, Bahar.










29 Ocak 2016 Cuma

babamdan sonra - ilk kez babam.

Yeterince uzanabildim mi kucağında?

Hayallerimi anlatabildim mi? Hayal kurmayı beceremiyorum galiba, baba?

Diye korkularımdan bahsedebildim mi?

Bazen, olmadı bu kızın baba. Olabilseydi, nerede yettiğini ne zaman yetemeyeceğini bilirdi herhalde, diyebildim mi gözlerinin içine bakıp.

Bilmiyorum.
Daha önce ne kadar tattığım duygu varsa, hepsinin yükünü benimle birlikte paylaşmak için çırpınan bir baba dünyanın en iyi babası değilse ben de bu hayattan bir şey bilmiyorum.

Şimdi, bana bıraktığın duygular çok daha yoğun. Bir o kadar da önemsiz, anlamsız ki.

Seni çok özlüyorum.

İnsanlar bana bakıyorlar, senin yokluğunun ne anlama geldiğini görebilmek için. Göremezler. Bilemezler. Buraya yazabileceğim bir bilgi değil bu.

Gerçek iyilerin hiç iz bırakmadan gittiklerini fark ediyorum sanırım.
Bu, bir yandan onlara, sana hayranlığımı daha da arttırırken, bir yandan da, haksızlık bu diye dürtüyor bir yanım.

15 yıldır sensizliğe hazırlandığımı zannediyordum. Senin gibi dünyanın en iyi öğretmenlerinden biri bile, yapamaz bunu. Bu, öğretilemez. Ve öğrenme halinin çilesinden çıktım işte böyle. Nasıl bir hal bu?

Felsefe öğretmeni arkadaşın mezarının başında fotoğraflarımı çekmiş. Kendimi tanıyamadım. Sevgili babacım. Sensiz kendimi tanımakta güçlük çekiyorum. Hay allah nerden dökülüyor şimdi bu göz yaşları anlarının toplamından böyle başarısız kelimeler döküldü. Senin yazdıklarıma verdiğin tepkileri hatırlatıyor bana bu. Gülümsüyorum.  

Şimdi bir çay içeceğim.

Paylaştığımız her şeyi teker teker düşünmeyeceğim çünkü birini düşünmek ya da hatırlamak diğerlerine haksızlık olur gibi. Bütün o anların toplamı bir hatun olabilmek için çabalayabilirim sadece.

Senin çaylarını ince belli bardağın yarısından biraz fazla koyardık. Çünkü az su içmen gerekirken, sen çayı şekersiz ve demli seversin.

Bu çayı seni özlemeye ayırdım.


Gözlerimi silip, burnumun kırmızılığının geçtiğini hissedeceğim birazdan. Bir çay içeceğim. Merak etme. 

18 Kasım 2015 Çarşamba

3 ADIM

Bundan 3 sene önce, Mavi bir tahtayı beyaz bir tebeşirle ortan ikiye ayıracaksın, hem de ilkokul ikinci sınıfta… sınıf çocuklarla doluyken… derslerden birinde… bale dersinde… deselerdi nasıl tepki verirdim acaba?

0 üç yıl bir şekilde geçti ve buradayız. Bana, “Öretmenim” diye seslenen kısa insanlar oluyor arada etrafımda. Çok koşuyorlar, çok heyecanlılar, çok konuşuyorlar. Kendi zamanlarında sanki bunu yapmak, böyle olmak zorunda gibiler; çünkü adı üzerinde “serbest zaman” Zil çalıyor ve onları öğrenme zamanına çağırıyoruz. Yani, bu teneffüslerin de çocukların sandıkları kadar onlara ait, serbest bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Daha çok, biz yetişkinlerin – okul görevlilerinin – onlara öğretmek için hazır kıvama gelmelerini sağladığımız bir alan gibi.

Neden bunları böyle yazıyorum. Çünkü kendi hayatımda da bu böyleydi. Ama bu kıvama gelme biçimlerinden hiç memnun olmadım. Olanaklı, dayanışmacı, rahatlatıcı, besleyici, sağlıklı dönüştüren zamanlar değildi. En azından benim için, bu böyleydi. Okulda da, okuldan sonraki hayatımda da.  Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin Kadıköy’de daha da ayrıntılı anlattığımda, ne istediğini bilmediğim saçma sapan bir dönemde olduğumu söylediğimde Murat, güldü. Sadece kendin olmak istiyorsun, demişti. Bundan sonraki zamanlar, bunun ne demek olduğunu araştırarak, anlayarak, idrak ederek geçti. Okullarda verdiğim bale ve dans derslerinde kendime bulduğum – başka bir motivasyon yok çünkü – ilk misyon bundan ibaret. İyileştirme çalışmaları da oldukça el yordamı…
Bir yılda neler öğrendim. Aslında bildiklerinizden farklı bir durum yok. Sanat alanındaki aktivitelerin okul yönetimi ya da veliler açısından konumlandırılışına şaşırmıyoruz. Belirgin, üzerinde düşünülmüş bir durumda bile değil. İlk aşamada, “Var” diyebilmek için müfredata yerleştirilen ve bir çeşit prestij getirdiği söylenen sanatsal aktivite yapıldığı iddia edilen derslerin programa farklı şekilde yerleştirilmesini isterdim.

     1.    Adım: Bütün çocuklarla “dans fikri” paylaşılıyor: ilk dersler, ilk haftalar.     
2.    Adım: Bu fikirle temel hareketler gerçekleştiriliyor. Sonraki 1 – 2 ay
3.    Adım: Ortak ve her haftalık rutin ders saatinde bu hareketleri geliştiriyoruz. Sonrasında bu hareketlerin tekniğini öğrenip sunumunu yapmak, gerçekleştirmek isteyenlerle de ek, yani seçmeli saatlerde de bir araya geliyoruz. Ritim ve hareket, koreografi, esneklik ve beden hakimiyetiyle artistlik çalışabiliyoruz. 

Bu, kesinlikle benim tanıma yöntemim. Bunu biliyorum. Bunu, yetenek dediğimiz şeyin belirli bir alandan çok genel bir yönelim olduğunu; ilgi, beceri ve istekle beraber belirli bir alana aktarıldığına inanan bir bale öğretmeni olarak söylüyorum. Bu yüzden anlattığım bir pozisyon ya da hareketi bana belirli bir çabayla gösteren çocuklara teşekkür etmeyi seviyorum. Kendini açıyor. Açılıyoruz. İşte bu noktada işimi seviyorum. Yani işimi sevmek için çok çabalamam gerek. Koşullarım uyuz ve işim zor.  Şimdilik sadece kızını bale dik durması, zarif olması için getirdiğini söylerken aidat parasını karşımda eliyle sayan, bir de sürekli yetenek peşinde koşan anne-babalara kendime de yakıştırdığım bir cevap bulamadım.  
Son zamanlarda başımıza gelen şeytansı felaketlerin iletişim yüzünden geldiğini düşünmeye başladım. Hem kendi hayatımda, hem de dünyada. Bu fikrim taaa Şaman bir tanıdığımın, aslında dergi de okumamamız gerektiğini söylediği ana kadar uzanıyor.
Ne demek istediğini anlamam için, Ümit Şahin’le beraber Üç Ekoloji dergisi için Murat Özbank’la demokrasi üzerine röportaj yapmamız; O mavi tahtayı 7 yaşındaki çocukların karşısında Barış Dünyası ve Savaş Dünyası olarak ikiye ayırmam; Kırmızı’nın Mirasını okumam ve yeğenim Sude’yle de Alis Harikalar Diyarında’yı okumam gerekti. Üç aşamalı bir durum. Yukarıda yazdığım 3 adımı tersine saydım da diyebiliriz.

1.    Adım: Dans fikrinin paylaşımı:

Ben bir yandan İngilizcesini okumaya çalışırken, ablamlara her gittiğimde Alis’in Türkçesini okuyorum  Sude’ye. (heyecanlı bir şekilde “bunu ilk gördüğümde Teyzem delirmiş olmalı,” deyişini hatırlıyorum.) O gün ikinci bölümü okuyorduk: Gözyaşı Havuzu. Birkaç sayfa ilerledikten sonra ablam aşağıdan çağırdı ve nar&portakal sularımızın hazır olduğunu söyledi. Almak için inerken aklıma Alis’in içtiği iksir geldi. Geri döndüğümde Sude’ye Alis’in iksiri gibi bir şey getirdiğimi söyledim. İçerken, “Ama bunun tadı kötü” dedi. İksir olmak kolay iş miydi, bizi o kadar büyütecek.. hem Alis’in içtiği iksirin de tadı kötü, derken Sude sözümü kesti. Hayır teyze, Alis’in iksirinin tadı güzeldi, diye karşı çıktı. Ben ısrarla kötü olduğunu söylerken Sude de ısrarla doğru hatırladığını savunuyordu. Kitabın sayfalarında geri gittik. Alis’in iksiri içmeye karar verdiği satırlara döndük ve ben yüksek sesle okumaya başladım. “Alis iksiri içmeye cüret etti ve tadını da çok güzel buldu,” yazıyordu. Virgülden hemen sonra bir parantez içi vardı, şöyle: (vişneli tart pasta, sütlü muhallebi, ananas, hindi rosto (hindi kızartması, şekerleme, tereyağlı tost karışımı bir tat.) Alis’in şişeyi kısa sürede dibine kadar içtiğini okumadan kahkahalarla gülmeye başladık. Sonra konuştuk. Böyle bir karışım nasıl bizim Nar&Portakal karışımından daha güzel olabilir ki, dedim.

-          İçtin mi, diye sordu Sude (yüzünde yemek istediğim bir muziplik vardı)
-          İçmedim.
-          Valla ben bunu beğenmedim (gözleriyle boş bardaklarımızı işaret edip yüzünü buruştururak) ama Alis’in tavsiyesiyle o iksiri içmek isteyebilirim. Bakalım ne olacak? Hadi, oku.

Yeğeniyle gerçek bir edebiyat muhabbeti yapan teyze çok mutluydu. Sude de mutlu muydu acaba? Onun mutluluğu daha farklı görünüyordu. Güzel, huzurlu bir uykuya daha yakın. Bu iksirin tadının kötü olduğuna dair kitapta tek bir ipucu olmadığını konuştuğumuz birkaç şey daha söyledik. Sude’ye göre ben sadece kendi yorumumu hatırlamıştım. Kafadan atmıştım. (Sude bunu böyle düşündüğü için ayrıca sevinçliydim üstelik. Hala gülüyordum.) Kitapta yazanı değil. Sude’yse anlatılanı olduğu gibi hatırlıyordu. Hatta yorum yapmamaya özen gösteriyor, olacakları dikkat kesilerek merakla dinliyordu. Bu yaşadığıma bir sürü bakış açısı ve kuramla bir sürü şey söylenebilir. Benim için dans fikrinin ta kendisi. Önce hikâyeyi anlatıp, sonra balesini izlettiğimde çocukların soruları; Alis neden aynı kalıyor? Tavşan nerede? İksiri hangi arada içti? Bilmiyorum. Bir kere bu muhabbeti yaptıktan sonra içimdeki bir sürü meraklı tavşan bu fikri alkışlamak istiyor sadece.    
 Böyle bir bağlamı var çünkü.


2.    Adım: Bu fikirle temel hareketleri yapmak:

Ankara katliamından sonra ilk defa okula gitmek için çok isteksiz çıktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Okula gittiğimde öğrendim ki bale sınıfımızda ders yapmamız mümkün değil; bu haftayı kendi sınıflarında geçirmek zorundalar.
Pekala. Şimdiye kadar bir dersin bir sonraki haftayla bağlantısını anlatmamıştım çocuklara. Bu yüzden emin değildim. Ama boş geçirmek de istemiyordum. Ve aklımda hala, şaman arkadaşımın aslında dergilerin bile olmaması gerektiğini söylediği o an vardı: sehpadaki MAGMA dergisine takılmıştım, ormandasınız ama benim daha bulamadığım dergi evinize gelmiş bile, demiştim. Onlara da çiftlikte gönüllü çalışanlardan birinin getirdiğini, aslında ona bile gerek olmadığını söylemişti. Bu anı düşünüyordum çünkü barışın gerçekleşmesi için önce içimize yayılması, kendimizi sevmeyi öğrenmemiz ve böylece barışın yayılacağına inandığımız, gerçekten inanmak istediğimizde harekete geçtiğimi teziyle çalışıyorduk. Küçük, saf ve basit. İletişim kanallarını açtığımız her alandaysa, karşıtlıklar, ötekiler ve bütün bunlarla mücadelelerin yarattığı yeni mücadeleler vardı. Sanki, ben olduğum yerden baktığımda, dışarısı zaten anlamadığım bir savaş halindeyken umutlanmaya, iyiye yönelmeye kendimden başlamalıydım. Uzatmayacağım. Bunu parçalara ayıran ve acımasızca içimi çürüterek önüme akıtan olaylar olup bitiyordu. Ben bir denge ararken, içim de dışım da; bütün barışlarım ve savaşlarım gibi toptan kaybediyorduk. Nasıl bir dengeydi bu?

Çocuklara sordum. 



Barış Dünyasında olduğunuzu düşünün. Barışın hâkim olduğu bir diyar.  Sonra aynılarını savaş dünyası için de konuşacağız.

-          Ne(ler) size barış dünyasını hatırlatıyor?
-          Nasıl hissediyorsunuz o dünyada?
-          Barış Dünyasında neler yapmak isterdiniz?

Kavgasız, Savaşsız bir yerde olduklarını söylediler önce. Sadece neyin onlara barışı hatırlattığını sorduğumu yineledim:
Çiçek, zeytin dalı, gün batımı ve bale
Ne yapmak isterdiğiniz sorusunu pek heyecanlı cevapladılar ve çoğu aynı şeyleri söyledi: uçmak, uyumak, denize girmek, gülmek, balık tutmak, güzel bir köyleri olsun istiyorlar.

Peki, nasıl hissediyorlar bunları yaparken?
Güzel, güvenli, huzurlu, sevgi dolu hissediyorlar. Sonra bir anda erkeklerden biri söz almadan, yerinden sırıtarak, “Kız gibi” hissettiğini söyledi. Birkaç başka erkek de ona katıldı. Neden bahsettiğini hiç sormadım. Aslında bu yaşta, kız gibi olduğunu da bilmesi ve hissettiğini söylemesi belki de iyiydi. Diğer taraftan, böyle bir durum var gibi görünmüyordu. Bir çeşit zayıflıktan bahsediyor gibiydi. Ama tam da o zayıflığı yaşadığı, hissettiği için onunla dalga geçmesi de garipti. Kız gibi hissettiğini söyleyen erkekler kendi aralarında konuşurken, kızlardan biri bir anda barış dünyasında güçlü hissettiğini söyledi.
Çoğunluk buna karşı çıktı. Çünkü öğretmen daha dersin başında oraya bir de savaş dünyası koymuştu ve güç asıl savaş dünyasında hissedilirdi.

Kılıç, savaşçı, aslan, tüfek, keskin nişancı ve birinin onu dövdüğünü hatırlıyorlardı savaş dünyasında.

Sabırsızlıkla savaş dünyasında yapacakları konuşmayı beklemişlerdi. 300 milyon spartaliyla dovusmek, kendine büyü yapıp vampire dönüşmek ve herkesi vampire dönüştürmek, Hobit filmini seyretmek, Superman olmak istiyorlardı.

Sınıf U şeklinde. Ortaya geçip fotoğrafını çekerken, işte, denge dediğimiz şeyin bu olduğunu düşünüyordum ki. U’nin kenarında oturan Ece söz istedi. Savaş dünyasına sadece orayı yok etmek için gideceğini ve böylece her zaman Barış içinde yaşayacağımızı, söyledi. Ece’nin tam karşısında U’nun diğer tarafında oturan Miran, “Öğretmenim bir keskin nişancı olup Ece’nin tam kalbine vurmak istiyorum.” dedi. Sonuçta biz de orada eğleniyoruz, gibi bir tavrı vardı. Gülümsedim. Ece’ye baktım. Yapsın bakalım, dedi Ece de göz kırpıp. Son zamanlarda şahit olduğum en tatlı tartışmaydı diyebilirim. Zil çaldı. Ece, Miran’a bakıp başını çevirdi ve hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Miran da, bir arkadaşı gelip ona çizdiği bir resmi gösterene kadar masasında kalakaldı.

Bu bir dengeydi benim için. Her şeye rağmen, güzel, eğlenceli bir denge. “Kız gibi” hissedilen durumları nasıl deşebilirdim, diye düşündüm. Şaman arkadaşımın bahsettiği dergilerin, reklamların, televizyonların paldır küldür bizim sınıfa da girdiğinin işaretiydi bu.
Bir şey daha yoktu bu dengede. Yok ya da şöyle demeli; Poetika var; Siyaset yoktu. Kız gibi hisler de bununla da karşılaşacağımızı gösteriyordu. Çünkü en azından, yıl sonunda bir gösteri yapmamız gerekiyor..

Bu çalışmayı yaptıktan sonraki hafta önce Barış Dünyasına gittik ve sahnede konumlanmayı çalıştık. Sonra Savaş dünyasına gittik ve o sahnede farklı koreografi çalışmaları yaptık. Film müzikleri eşliğinde Superman ve kurtaracağı kişi olmak; Superman ve onun kötü düşmanları olmak benim işimi çok kolaylaştırdı. Almaları gereken konumları çok daha rahat, gitmeleri gereken yere çok daha hevesle gittiler. Dans ettiklerinin ne kadar farkındaydılar acaba..


3.     Adım: Ortak ve her haftalık rutin ders saatinde bu hareketleri geliştiriyoruz. Sonrasında bu hareketlerin tekniğini öğrenip sunumunu yapmak, gerçekleştirmek isteyenlerle de ek, yani seçmeli saatlerde de bir araya geliyoruz. Ritim ve hareket, koreografi, esneklik ve beden hâkimiyeti için çalışabiliyoruz.

Rol dağılımı. Herkesi eşit şekilde dahil etmeye çalıştığın işler sıkıcı ve zor olur derler. İki yolu vardır. İlkinde çalıştıran kişi, sahneye çıkacaklar üzerinde ciddi bir tahakküm kurar, söyledikleri sorgulanmadan uygulanır. Buradaki amaç sadece sunumdur. Önemli olan müziktir, mükemmel uyumdur. Diğer bir yolunda da çalışmaya katılan herkese aynı derecede söz hakkı verilir. Eğer mesele, somut bir şey üretmek ve onu eve götürmekse süreç içerisinde sorunlar yaşanır.

Farklı bireyler, farklı değerlerle gelir. Başroldeki dansçı en çok çalışan dansçıdır diye bir şey yoktur. Ya da yönetmenin danstan en iyi anlayan, bütün hayatını ona adamış kişi olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar hep kariyerle ilgili.. 

İnsani mevzularsa daha çok iletişimsel eylemlerde görünür. Eylemlerinde iletişim biçimlerini dönüştürenler gerçek birer insanlar olurlar. Sanatçı, devrimci, lider, yaratıcı, kendini gerçekleştiren, eğlenceli gibi sıfatlar kullanabilirsiniz. Bence de uygun. Tabii amacına göre de değişiyor. Popüler kültürün yaptığı devrim seyirciyi Madonna’nın sahnesiyle aynı seviyeye taşımaktı – büyük bir laf etmiyorum, sadece şarkı sözlerini yüceltiyorum. Hala da bunun araçlarından yararlanıyoruz. Benim bahsettiğimse biraz daha Şaman arkadaşımın söylediği –dergilerin asla saf iyilik, şifa iletişimini yayamayacağı, zaten ondan böyle bir şey beklemediğimize göre- sahneyi tamamıyla yok etmek.

-          O sahnenin asla yok olmayacağını biliriz; ama şarkımızı da bunun için, böyle bir niyetle söyleriz. (politikanın bir güç ilişkisi olmasından çıkarılamayacağını bilerek, onu bundan olabildiğince uzaklaştırmak için politika yapmak. Yel değirmenleri!)

-          Sahnenin yok olmayacağını bildikten sonra, bu bilginin sorumluluğuyla en azından Madonna’nın iyi şarkılarını, iyi bir sahnede söylemesi için çalışmak.

İkincisinde iletişim biçimini dönüştürmen daha zordur çünkü iyiye odaklanırsın, çünkü düşmanların vardır. Madonna’nın Paris olayları sonrasında Stokholm’de “like a prayer” ı söylemeden önceki konuşmasını dinlediniz mi? Onlara (IŞİD) istediklerini vermez. Böyle kötü bir günde sahnesine çıkar. Şarkısını söyler.
Üstelik bu çocuklar bir yandan kariyer de yapmak, biri olmak, zorunda (aile içinde böyle kabul ediyoruz.) Skolyoz olduğum için dansçı olmadığımı ya da Uluslararası İlişkileri Arkeolog olamayacağım için seçtiğimi biliyorum mesela. Bütün bu kişisel şeyler, rol dağılımını etkiler.  
Şamanlar, her şey olması gerektiği gibi midir yoksa sadece oldukları gibi mi sorusuna nasıl cevap veriyorlar, bilmiyorum. Benim için, her şey sadece olduğu gibi. Birbirimize bakıyoruz. Benim için sahne bu. Birbirimize baktığımız yer: Bağlam.
İklim forumunda Silvan için açtığımız “Barış Hemen Şimdi” pankartının arkasında durmakta dansın – ya da müziğin, şiirin, resmin, önemli değil -  fikri de pratiği de var.
Dans çalışmak kendine küçük bir dünya yaratmak gibi; ama onunla ayakta kalmak ve yürümek bu kadar zorsa, sanırım o küçük dünyadan ibaret de değil. Anlatmaya çalıştığım bu.
Bir tercih yapmalarını ve bunu bana göstermelerini istiyorum. Uyumlu olabilirler, kavga edebiler, çalışkan olabilirler, kaçabilirler. Bir tercih yapsınlar ki gerçek bir insan olabilmeleri için onlara köprü olabileyim. Araçlarım da bu 3 adımdan ibaret.
Üçüncü ve son adım kısaca aslında bu: hareket.
Üç Ekoloji’nin yeni sayısı için yaptığımız röportaj, demokrasinin bir iletişim biçimi olduğunu göstermişti bana en çok. Benim için de üçüncü adımda, demokrasinin süreçlerini yaşayabilecek bir zeminin olması çok önemli. Sahne çok genel bir kavram. Sınıfta o “kız gibi” hissedilen şeyle ne çıkacağını orada görüyorsunuz. Birbirimize bakıyoruz, demiştim değil mi?

***
Ek: Bunları buraya yazıyorum. Böyle durmaları çok önemli. Bir şekilde el yordamıyla anladığım şeyleri şimdi teori&pratiğiyle algılamaya geldi sıra benim için.

-          Regio Emilia yaklaşımını okuyorum. Uygulamalar nerde, nasıl yorumlanmış.

-          Hollanda’da ICDI diye bir vakıf var. Yaptıklarını takip etmek bile yol aldırabilecek gibi. İletişim kurmaya başladım. Eğer vizem çıkarsa gidebilirim.

-          Sonraki aşama, Akram Khan gibi dansçıların müfredatta dans eğitimi olması gerekiyor demekle ne demek istediklerini algılamaya geliyor.

-          Bir yandan deliler gibi okul öncesindeki bale eğitimi ve genel olarak nasıl bir öğretmen olmak istediğim.

Benim şu andaki eksikliğim bütün bunları somut bir hedefe dökememek. Bunları yapan kişi ne olur?
Söylerseniz sevinirimJ


11 Ekim 2015 Pazar

bir sokak kedisiyim ve sadece dokuz canım var.




Sanki göğüs kafesim parçalanarak açıldı ve içim gözlerimin önünde aktı gitti. Bugün, nasıl devam ediyor acaba diye annemin gözlerine bakmak istedim. Gözlerinden belki yine içine geri dönerdim.
Yapamayacağıma göre, devam etmenin bir yolunu bulmak zorundayım. İşte, başka bir yolum yok. Buradayım. Yazıyorum. 

Soru: İlk günler nasıl geçecek?

Cevap: Bir şekilde geçecek biliyorum. Sadece, 3 muhabbet ve 1 tavsiyeye ihtiyacım var. 

1.       Adım: Muhabbetler

Muhabbet 1: Suçluluk duygusunun ve öfkenin haberleri izleyince ayrı, izlemeyince ayrı halleri yok muydu? Tartışma programlarında sinirlerin bozulurdu, taraf tutardın felan. Ne salakmışım.

Muhabbet 2: Olumlu Hafıza. 

Hafıza için: Yeşil Gazete okuyun. Ya da siz de kendi Yeşil Gazetenizi bulun. Çünkü okurken nefesinizi duyarsınız. 
Mehmet Fırat Pürselim’in yazısını okurken bunları düşünebildim mesela. Hafızam harekete geçti, vicdanımı çalıştırdı ve daha önce hissettiğim “iyi” duyguları çekip çıkardı. Aslında yazıda pek de katılmadığım bölümler vardı ama, bu da aslında “iyiye” işaretti. http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bu-meydan-kanli-meydan/

Olumlama için, okumaya ve hatırlamaya devam edin: O sırada Özgecan’ın yazısı düştü. Nefesimle beraber kalbimin atışını da duydum sandım. Devrimden bahsediyor! Üstelik yazıda ben de varım. Dans ediyorum. 

http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bugunler-de-gececek/
Neyse, baştan başliyim. Gezi olayları sırasında Ümit (Şahin) Üç Ekoloji dergisi için Cihat, Ben, Gizem H, Cihan, Ayşe ve Onur’la bir röportaj yapmıştı. Ümit’in ilk sorusunu çok iyi hatırlıyorum, “Sizce Gezi bir devrim miydi?” 5’imiz “devrimdi” dedik. Hepimiz ayrı ayrı kendi tanıklıklarımızdan yola çıkarak devrim olduğunu söylüyorduk. Ben daha cümleler ağzımdan çıkarken saçmaladığımı düşünüyordum.Gezinin bir devrim olmadığını söyleyen Onur, modern anlamda devrim tanımıyla olayı çok güzel bağladı. Devrimci unsurlar var, dedi ve devam etti, “Nasıl bir devrim olduğunu bundan 1 yıl, 2 yıl sonra Dünya’ya, Türkiye’ye ve kendi hayatımıza baktığımızda göreceğiz, daha iyi anlayacağız.” Dergi yayınlandığında röportajı okurken bütün cevaplara sevindiğimi hatırlıyorum. Özellikle hepimizin hayatlarını teker teker düşününce.. Onur’un söyledikleri üzerinden 2 yıl geçti. Bugün Özgecan ben kendi devrimimi yaptım, diye yazdı. Ben hatırladım. Bir şey devreye girdi sanki..

Muhabbet 3: Doğru ya, “Uzaktan Ürkünç Eylem” (Spooky Action at a Distance) teorisine inanıyorum ben! Kendimce. Bunları yazarken, başka birileri buna benzer bir şekilde düşünüyor, konuşuyor, eğrilip bükülüyor. 

Bu deliliğe siz de katılsanıza? 


“Sen düşünceden ibaretsin, gül düşünür gülistan olur, diken düşünür dikenlik olursun.” Mevlana'ya razıyım ben.



2.       Adım: Tavsiyeniz?

O röportajdaki insanların hepsini yazmış Özge sanki. Çoğumuzun hayatı değişti. Bir o kadar daha insan biliyorum yazıda geçen. Siz de aslında, en az benim bildiğim kadar biliyorsunuz, tanıyorsunuz, görüyorsunuz.

Şimdi bu yas gününde bir kere daha göreceğiz birbirimizi.

Ama ben oturtamıyorum, anlamıyorum sanırım, neyi görmeye ihtiyacımız olduğunu. 


#HayatıDonduruyoruz eylemine nasıl katılmalıyım, bilemiyorum.

Yarın 5 – 6 yaşındaki çocuklarla bale dersi yapacağım. Aile, zaten genelde, böyle günlerde, okullara daha bir duygusal bırakıyor çocuklarını. Sizde bir çeşit umut görmek istiyorlar. Evet ülkede durum bu; ama siz bize güzel şeyler söyleyin ve çocuklarımıza iyi şeyler öğretin. Sanki ben bu derslere uzaydan iniyorum ve böyle zamanlarda çocukları da yaşadığım o parlak yıldızlara götürmek için varmışım gibi.
Utanç, keder, korku, çaresizlik ve yalnızlık her yaşta başa çıkılması zor duygular zaten.
Bir kesim, bu zorluk nedeniyle çocuklara bu duyguların açılmamasını tercih ediyor. Yani, dünyada ne olursa olsun, trafik kazasının neden olduğu trafiğe kendisi denk gelmedikçe, işe gittiği gibi. Çocuk da böyle bir süreklilik edinmeli ve buna sorumluluk denip takdir görmeli. Değerli yetişkinler, masallara inanmadan nasıl çocuklar yetiştirmeyi düşünüyorsunuz? 

Hayır, hayat da ve gerçeği de bu değil. Bazen dururuz. Gerçekten dururuz. Başımızın çaresine tek başımıza bakmak zorunda kalırız. Korkarız. Zaten ailemizin başına bir şey gelir ya da biz kayboluruz ya başlarken (masallara).

Yarın, 10. canlarını kazanmaya çalışan sokak kedilerinin hikâyesinde dans edecektik, plan buydu. 

Peki, ben şimdi yarın ne yapmalıyım? 

Bu da aynı diğer bütün işler gibi. Ben de gitmemeliyim. Aradıklarında da hayatımı dondurduğumu söylemeliyim. Çocuklar zaten okula gelmemeli.
Gelen çocuklarla sokakta oynamalıyım.

Sanırım işimin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum.


3.       Adım: #BarışKazanacak

Yarın, yaptıklarınızın ne kadar barış için olduğunu tartın, bunu paylaşın, yayın. Lütfen.

 Barış için oy kullanın, lütfen.

Sonra dans etmeye gidelim. Lütfen.