27 Ağustos 2012 Pazartesi

Yavaş giden bir sahne


Biliyorum bunu daha sık yapmalıyım. Ancak son zamanlarda ne yazık ki saçma sapan dürtülerin peşine takılıyorum. Yazının başına oturduğum an kaybediyorum. Yazı, benim için gücünü yetirmiş. Önce değiştirmek içindi. Başkalarını ve kendimi. Sonra en azından kendimi. Şimdi tek ve önemsiz bir kişinin değişimlerini, oraya buraya dönüşümlerini belgelemekten başka bir şey değil gibi geliyor. Yazmak, neden ki? Kime ve nasıl...
Kendini dünyaya kapatmış bu ülkenin göremeyeceğim çözümlerinin sorunlarıyla boğuşmak istemiyorum. Kendime de sorun yaratmak istemiyorum. Bu günlerde dünya üzerinde, nihilist olmaya bu derece uygun başka bi ülke var mıdır diye merak ediyorum. “Üstün insan, Nietzche haklıydı.” diyerek bir muhabbet başlatmak istemiyorum. Hiçbir muhabbetin başlamasına gerek yok. Bitmeyecek çünkü. Ya da bitse de evrende kaybolup gidecek sesler. (Biz sınırlı yaratıklarız, sonsuzluk bize anlamsız gelir. Tanrı bu yüzden var. Anlam kaymasını engelliyor.) Kazandığımız paralarla anılmak için de birilerini ya da bir şeyleri öldürmek zorundayız. Burada meşruiyet kazanabilen tek şey Güç’tür. Gücün meşruiyeti ise önemli değildir. Gücünüzü gücünüzle meşrulaştırırsınız zaten. Çok mu karamsarım? Ana haber bültenlerini izlerken televizyonun sesini kısın ve boş boş bakın beraber büyüdüğünüz beyaz ekranınıza. Bomboş kalsın içiniz.
Sonra beş para etmez 3. sınıf bir soru sorun bu yazının hatırına. Kapitalizm, meşuiyetini neden ve nasıl demokrasi ile kazandı? Televizyonun sesini kısın ve bomboş gürültünüzle başbaşa kalın. Dünyanın sonu geldi. Bize bu soruyu sordurttu. Dünyanın sonu geldi. Tarihin sonunu ya da medeniyetler çatışmasını beklemedi. Yazıyor! Yazıyor! Bahar’ın bomboş kafası, sessiz anahaber bültenlerinin gürültüsünde dünyanın sonunun geldiğini yazıyor.
Ne yapardınız? Yarın dünyanın sonu gelecek olsa, bugün ne yapardınız? Eve gider uyurdum ben, dedi bir arkadaşım. Eğer dünyanın sonu gelecekse yarın, bugünü nasıl geçirsem diye düşünürken bir de bakardım ki yarın, aslında bugünmüş...
İşte bugün akan o düşünceler:  Ne edebi ne felsefi asla bilimsel değil. Dostoyevski’nin roman kahramanı olamam. Felsefe için çok klişeyim. Geçen gün en sevdiğim ressamların Salvador Dali ve Van Gogh olduğunu düşündüm. Gözlerimi kapadım ve gittiğim bir kaç müzeyi hatırlamaya çalıştım. Bir tane bile resim ya da heykel hatırlayamadım doğru düzgün. Sadece la louvre’de fotograf çektiğim için, resimleri aklımda kalan bir kaç tane var. Onların dışında müzelerin binalarını daha net hatırlıyorum. Egalite, fretarnite, nationalite. Modern yapılar içinde yaşayan insanlar postmodern olmaz mı yani? Adalet sarayının 12. basamağında sorulmuş soru. Tekrarlıyorum. Modern yapılar içinde yaşayan insanlar postmodern olamaz mı yani? Hay allahım, ilk aklıma gelen bütün postmodern yazılar Fransızca yazılmışlar. O halde Fransanın kendine bile belli etmediği bazı özellikleri olmalı. Çünkü çok modern burası. Daha doğrusu, burası çok modernizm. Modernizm çok burda. Burda modernizm çok. Ne yapalım, binalar öyle bir kere. El birliğiyle insanı yüceltiliyor. Akan nehirden sıyrılıyorsun. Sanki binalar nehrin kenarına yapılmamış da nehir binalar için akıyor, binalar da insanlar için nehre bakıyor. İnsanlar da nehri ve binaları kendilerini güzelleştirdikleri için seviyorlar. Kendilerini sevdikleri için seviyorlar Paris’i. Binaların sudaki yansımasına hayran kalıp resmini yapıyorlar ve kendilerine hayran kalıyorlar. Ben olsam modernizime girişi böyle anlatırdım. Sonra tabii öğrencileri Paris’e götürmek lazım. Bu gerekçeyi kim reddedebilir ki?
Paris’in gerçek şehri yerin altında sanki. Sokaklar tertemiz, evler inanılmaz, insanlar kibirli, güneş nazlı, rüzgar ve yağmur edebi. Ve bütün sokaklar Zafer’e çıkıyor tabii... Sonra bir yerden bir yere gitmeniz gerekiyor ve bunu en iyi yapan yerin altındaki tren sistemini soruyorsunuz beceriksiz bir fransızcayla. Dünyadaki bütün şehirlerde yabancıya en rahat gösterilecek şey, metro girişleri. Bir kaç kat aşağıya inersiniz. Merdivenler kokar. Kolidorlarda canlı müzik vardır. Bir kadının topuklu ayakkabıları beyaz duvarlarda yankılanır. Pek kullanılmayan florasan lambalarla aydınlatılır Paris metrosu. Evlerin aksine tavanlar pek yüksek değildir. Nitekim trenin kendisi de kutu gibidir. Vagonlar kısadır. Hızlı giderler. Ve camı açabilirsiniz. Son durakta içeride pek kimse kalmamışsa yerdeki gazeteler ve toz kümeleri sürüklenir rüzgarla birlikte. Hoplaya zıplaya, zik-zaklar cizerek gitmişsinizdir. Sonunda ise tren hoş bir şaka yapar size, yavaşça, sarsmadan durur. Aman, vay be eğlenceliydi diye düşünürken durağınızda inmeyi unutmayın. Evet evet gerçek şehir yerin altında. Üstünde Eifell kulesi var. Champs – Elyseé var. La Louvre var. Notre Dame var. Sizce onlar gerçek mi? Gülümsüyorsunuz. Şöyle soriyim bir de, insan eliyle yapılmış olabilirler mi? Paris’i gezerken kendinizi azıcık çirkin hissetmediniz mi? Size karşı iyimser davranıyorum. Ben kendimi korkunç çirkin hissediyordum sokaklarında. Evet çok beğenmiştim. Gitmeden önce abartıldığını düşünüyordum. Sokaklarında gezerken ise telefonda bir arkadaşıma bu şehrin bütün abartıları hakettiğini söyledim. Paris harika bir şehir gerçekten de. Ben onu gezerkenki duygularımla hatırlıyorum ve çok eğleniyorum. Hissettiğim o çeşit çirkinlik duygusunu dünyada başka bir yerde, hayatımda başka bir zaman hissedebilecek miyim diye düşünüyorum. Sıradanlığın dayanılmaz hafifliğine sırıtıyorum. Gerçek olan sıradan olmalıydı. Ama doğru ya Paris gerçek değildi ki. Moderndi orası.
Fransız İhtilaliydi. Buram buram kokusunu alıyorduk fransız filmlerinin. Hiç seyretmemiş olan birisi bile alır o kokuyu ve bir yorum yapmadan duramaz. Kendini bilmeden övebilir. Övdüğünü bilmeden sövebilir. Bir Türk’ün başına her şey gelebilir.
Tutunamayanlarda bir cümle vardı. Altını çizmedim. Bulamıyorum. Şimdi tekrar okumak zorundayım. Neyse ki, “Yazık, insanlar düşüncelerimize uygun biçimler almıyor.” cümlesini okurken yanımda kalem vardı. Larvicert bir belirginliği var şimdi bu cümlenin. Bunun, her gün hissettiğim bir duygu olmasının verdiği acıyı o larcivert çizgiye aktarmak istedim. Bastıra bastıra çizdim. Yavaş yavaş. Sonra pişman oldum, kitabın cildini bozmaktan bile korktum. Sayfaları biraz da açıp ortasından kokladım kitabı. On yıllık matbaa kokusu hiçbir şeye benzemiyor. Biraz midem bulandı. Kendime kahve yaptım ve okumaya başladım. Selim ve Turgut’un yaptıkları atıflarda ve esprilerde, evet evet ben de bunları düşünmüştüm, dedim. Her kitaba cesaretsizce başlanabilir ki insanların çoğunlukla yaptıkları şey de budur. Kitabı yaşamaya gelince işler değişir. Gözlerinin satırlarda olduğunu unutabilme yeteneğine sahip olmak lazım. Önce yapılması gerekenleri keşfedip sonra hadi bakalım bugün kendimizi çılgınca kaybedelim Oğuz Atay’da demiyoruz. Kelimelerin yetersizliklerini önceden kabul ettikleri alanlardan biri burası. Saçma derler. Olsun. Kelimeler her şeye uzanabilir. Saçmayı da umursamayabilir. Zaten şu saçma olana da çok dikkat edilmesi gerekir ki başka bir tehlike de oradan gelmektedir. Bu tehlikeler çok boyutlu gördüğünüz gibi. Satırlar gibi sıra sıra, yapraklar gibi iki boyutlu, renkler gibi açık ya da koyu değiller. Neyse ki ilkokulda zorla ezberlenen şiirlere de benzemiyorlar. Onların tehlikesi ayrı. Fark ettiniz mi olanın şiire olduğunu? Küçük çocukların şiiri öldürdüğü bir memleketten edebiyat bekleyemezsiniz. “Edebiyet” öyle bir duruma gelir ki, geyik yapmakta olan keyifli gençlerin eğlencelerini batıran eylem olarak yerine alır günlük hayatlarımızda “edebiyat yapmak”. Daha fazla yaklaşamaz doğallığa, basit ve insanca olana. Gerçeğe. Ne güzelliğe yaklaşabilir ne de güzelliği hissettirebilir. Peki “güzel” olan nerdedir? Bilmiyorum. Bundan sonrası didaktikliğe kaçacak, susuyorum.
Bütün bunlar, gördüğümüz eksikliklerin, hataların söylenmesinin bir anlamı olmadığını düşündürüyor bize(bana). Hiçbir şey değişmeyecek. Her zaman sosyalistlerin kalın kafalılıklarına, bireysel çekişmelerine ve çelişmelerine sövüp duracağız. Değişimin ne olduğundan bahsederken hiçbir şey değişmeyecek. Dolayısıyla da demokrasi kendi elleriyle statükoyu koruyacak. Belki de azınlık hakları, kadın hakları gibi haklar da bu nedenle var. Haklar verilmez, alınır zaten. Ah çok kızıyorum modernizme. Her şey modernizm yüzünden. “Her şey”... Bütün kazanımları ve bütün kayıpları insanların. Peki bununla ne yapacağız?
İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse,diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, insan, kendini hem beğenmeli hem beğenmemelidir. İngilizlerin afyonla birlikte dünya piyasasına sürmüş oldukları bu kurnazlık, yüzyıllardır insanlara hayatı zehir etmektedir. İngilizlerin dünya milletleri arasındaki yereni belirttikten sonra konumuza geri dönelim.
Yapacak bir şey yok. Tarihi yeniden, daha doğrusu yalan yanlış yazmak lazım kurtulmak için. Neyse ki Oğuz Atay var, diyerek rahatlayabilirsiniz. Kim çalışıyor ki dünyayı kurtarmaya? Hiçbir hayat bu kadar önemsiz değil. Kimsenin vakti yok. Herkesin işi gücü var. Ben biliyorum. Her allahın günü, üstelik allahın unuttuğu mahallelerden allahın biricik kulları için çalışmaya gidenleri görüyorum. Kendini kurtarmanın yolları vardır. Ama bu yolları bilmezsen takip etmek zorunda kalırsın. Ben hiçbir hayatın kayıp olduğunu düşünmüyorum. Ama yollarını bulamayanlar var, evet. Yaşamları başka bir yerde, kendileri başka bir yerde. Sahiden kolaylaştı mı başkalarını anlamak? Televizyon ve diğer ulaşım araçları kolaylaştırdı mı işimizi? Evet bunu ilk soran ben değilim biliyorum ama öyle bir dönemde yaşıyoruz ki nerde ne zaman sorsak ilgiyi çekeriz bence. Ve genelde hayıra yakındır cevap. Hayatı kolaylaştıran şeyler anlamayı, anlatmayı, anlaşmayı kolaylaştırmıyor demek ki. Günlük hayatta teknoloji o kadar somut bir şey ki sorgulanacak hiçbir şeyi yokmuş gibine geliyor insanın. Ama sonra bir şekilde hayatının ayrıntılarını kişisel bilgisayarında biriktiriyorsun. Vaktinin çoğunu onunla geçirip uzun süre onsuz kaldığında kendini eksik hissediyor, onu özlüyorsun.
Adımı unuttuğunuzda beni, “Hani Paris’e gitmiş de etkilenmiş. Modası geçmesine rağmen yine de Paris hakkında değişik bir şeyler yazmaya çalışan bir kadın vardı ya” diye anlatmanızı hiç istemem. Çok daha doğrusu, bu kabusum olur. Evet anlatımımın mükemmel olmadığının farkındayım. Ama benim önemsediğim bu değil kesinlikle. Bir şeyler hakkında çok düşünüp kendimi yedikten sonra tek bir soru sormaya gücüm kalıyor. Çok seviyorum bu soruyu, “Bir yaşanmışlık hangi duygularla doğru yerini bulur? Yaşandığı zaman hissettirdiğini duygularla mı? Hatırlandığı zamankilerle mi?” 22 yıllık hayatımda gördüm ki ikisi birbirinden çok farklı olabiliyor. Elimde hatıralarım kalacak her şeyden sonra. Bu yüzden yaşanmışların hatırlandığı zamana ayrıca önem veriyorum. Ama tabii hatırlarken tekbaşınasındır. İşte o zaman “Belgeler’deki” “yazılar” dosyasına gider, teker teker okursun gözlerini bozan word dosyalarını.
Ayrıca eklemek isterim ki, bu ülkenin nihilist olmaya en elverişli ülke olduğunu söylemem sizi yanıltmasın. Yoksa,  18. , 19. yüzyıllarda Rusya’nın eline su dökülmez heralde. O zamanlarki nihilizm rüzgarına çok özeniyorum. O elbiseler, operalar, sokak tiyatrocuları, uzun yol olduğu için misafirliğe yatıya gidilen çiftliklerdeki hayatlar. Babalar ve Oğullar’daki yaprağın düşüşü... Az insan, çok laf. Ve tabiki, yokuz aslında.
İşte bu nedenledir ki tutunamayanlara ilk sayfalarını on beş defa okudum. Hepsinde de aynı şekilde eğlendim, üzüldüm, kahroldum ve güldüm. Yalnız o kitabın bir hali var, kitabı her kapatışınızda içinizde bir hüzün; ama acı da vermeyen. Düşünceye dalar gibi olup aklınıza hiçbir şeyin gelmediği. İntahar eden birini neden anlamaya çalışırsın? Ya da anlamaya çalıştığınız o mudur gerçekten? Hayatında herkes en az bir kere ciddi olmasa da kendini öldürmeyi düşünmüştür. Bu nedenle bunu gerçekten yapanlar, kendini öldürenler ilgimizi çeker. Benim biraz da takdirimi kazanır. ilk an duygum budur; sonraki saniyelerde sevgiyle hayata bağlanırım. Vasiyetimin en önemli bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Beni bu satırlardan biraz daha ötede tanımanıza yardımcı olacaktır bu bilgi. Öldükten sonra Elveda Lenin’in sonunda ölen anneye yaptıkları yapılsın benim ölü bedenime de. Bütün işe yarar organlarım bağışlandıktan sonra bedenim yakılsın ve küllerim de havai fişek olarak gökyüzüne uçsun. Gürültü patırtı kopan bir patlama olsun. Evde sakin sakin yemek yapan kadınlar, mastürbasyon yapan oğlanlar, kendi kendilerine dans eden küçük kızlar ve durakta otobüs bekleyen teyzeler anlık bir sıçrama yaşasınlar ve sesin geldiği yöne bakıp da havai fişeği gördüklerinde suratlarına yayılan rahatlama ifadesiyle havaya karışsın tozlarım. Aman tanrım çok dokunaklı. Gerçekten bir film sahnesi gibi.
yavaş giden bir sahne.
sonsuz bir boşluk.
Yaşananlara bir yer bulmak zorunda değilsiniz.
Dün, bugün, yarın yok.
Zaten kitabın adı da bu, yaşam başka yerde.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder