Biliyorum bunu
daha sık yapmalıyım. Ancak son zamanlarda ne yazık ki saçma sapan dürtülerin
peşine takılıyorum. Yazının başına oturduğum an kaybediyorum. Yazı, benim için
gücünü yetirmiş. Önce değiştirmek içindi. Başkalarını ve kendimi. Sonra en
azından kendimi. Şimdi tek ve önemsiz bir kişinin değişimlerini, oraya buraya
dönüşümlerini belgelemekten başka bir şey değil gibi geliyor. Yazmak, neden ki?
Kime ve nasıl...
Kendini
dünyaya kapatmış bu ülkenin göremeyeceğim çözümlerinin sorunlarıyla boğuşmak
istemiyorum. Kendime de sorun yaratmak istemiyorum. Bu günlerde dünya üzerinde,
nihilist olmaya bu derece uygun başka bi ülke var mıdır diye merak ediyorum.
“Üstün insan, Nietzche haklıydı.” diyerek bir muhabbet başlatmak istemiyorum.
Hiçbir muhabbetin başlamasına gerek yok. Bitmeyecek çünkü. Ya da bitse de
evrende kaybolup gidecek sesler. (Biz sınırlı yaratıklarız, sonsuzluk bize
anlamsız gelir. Tanrı bu yüzden var. Anlam kaymasını engelliyor.) Kazandığımız
paralarla anılmak için de birilerini ya da bir şeyleri öldürmek zorundayız.
Burada meşruiyet kazanabilen tek şey Güç’tür. Gücün meşruiyeti ise önemli
değildir. Gücünüzü gücünüzle meşrulaştırırsınız zaten. Çok mu karamsarım? Ana
haber bültenlerini izlerken televizyonun sesini kısın ve boş boş bakın beraber
büyüdüğünüz beyaz ekranınıza. Bomboş kalsın içiniz.
Sonra beş para
etmez 3. sınıf bir soru sorun bu yazının hatırına. Kapitalizm, meşuiyetini
neden ve nasıl demokrasi ile kazandı? Televizyonun sesini kısın ve bomboş
gürültünüzle başbaşa kalın. Dünyanın sonu geldi. Bize bu soruyu sordurttu.
Dünyanın sonu geldi. Tarihin sonunu ya da medeniyetler çatışmasını beklemedi.
Yazıyor! Yazıyor! Bahar’ın bomboş kafası, sessiz anahaber bültenlerinin gürültüsünde
dünyanın sonunun geldiğini yazıyor.
Ne yapardınız?
Yarın dünyanın sonu gelecek olsa, bugün ne yapardınız? Eve gider uyurdum ben,
dedi bir arkadaşım. Eğer dünyanın sonu gelecekse yarın, bugünü nasıl geçirsem
diye düşünürken bir de bakardım ki yarın, aslında bugünmüş...
İşte bugün akan
o düşünceler: Ne edebi ne felsefi asla
bilimsel değil. Dostoyevski’nin roman kahramanı olamam. Felsefe için çok
klişeyim. Geçen gün en sevdiğim ressamların Salvador Dali ve Van Gogh olduğunu
düşündüm. Gözlerimi kapadım ve gittiğim bir kaç müzeyi hatırlamaya çalıştım.
Bir tane bile resim ya da heykel hatırlayamadım doğru düzgün. Sadece la
louvre’de fotograf çektiğim için, resimleri aklımda kalan bir kaç tane var.
Onların dışında müzelerin binalarını daha net hatırlıyorum. Egalite,
fretarnite, nationalite. Modern yapılar içinde yaşayan insanlar postmodern
olmaz mı yani? Adalet sarayının 12. basamağında sorulmuş soru. Tekrarlıyorum.
Modern yapılar içinde yaşayan insanlar postmodern olamaz mı yani? Hay allahım,
ilk aklıma gelen bütün postmodern yazılar Fransızca yazılmışlar. O halde
Fransanın kendine bile belli etmediği bazı özellikleri olmalı. Çünkü çok modern
burası. Daha doğrusu, burası çok modernizm. Modernizm çok burda. Burda
modernizm çok. Ne yapalım, binalar öyle bir kere. El birliğiyle insanı
yüceltiliyor. Akan nehirden sıyrılıyorsun. Sanki binalar nehrin kenarına
yapılmamış da nehir binalar için akıyor, binalar da insanlar için nehre
bakıyor. İnsanlar da nehri ve binaları kendilerini güzelleştirdikleri için
seviyorlar. Kendilerini sevdikleri için seviyorlar Paris’i. Binaların sudaki
yansımasına hayran kalıp resmini yapıyorlar ve kendilerine hayran kalıyorlar.
Ben olsam modernizime girişi böyle anlatırdım. Sonra tabii öğrencileri Paris’e
götürmek lazım. Bu gerekçeyi kim reddedebilir ki?
Paris’in gerçek
şehri yerin altında sanki. Sokaklar tertemiz, evler inanılmaz, insanlar
kibirli, güneş nazlı, rüzgar ve yağmur edebi. Ve bütün sokaklar Zafer’e çıkıyor
tabii... Sonra bir yerden bir yere gitmeniz gerekiyor ve bunu en iyi yapan
yerin altındaki tren sistemini soruyorsunuz beceriksiz bir fransızcayla.
Dünyadaki bütün şehirlerde yabancıya en rahat gösterilecek şey, metro
girişleri. Bir kaç kat aşağıya inersiniz. Merdivenler kokar. Kolidorlarda canlı
müzik vardır. Bir kadının topuklu ayakkabıları beyaz duvarlarda yankılanır. Pek
kullanılmayan florasan lambalarla aydınlatılır Paris metrosu. Evlerin aksine
tavanlar pek yüksek değildir. Nitekim trenin kendisi de kutu gibidir. Vagonlar
kısadır. Hızlı giderler. Ve camı açabilirsiniz. Son durakta içeride pek kimse
kalmamışsa yerdeki gazeteler ve toz kümeleri sürüklenir rüzgarla birlikte.
Hoplaya zıplaya, zik-zaklar cizerek gitmişsinizdir. Sonunda ise tren hoş bir
şaka yapar size, yavaşça, sarsmadan durur. Aman, vay be eğlenceliydi diye
düşünürken durağınızda inmeyi unutmayın. Evet evet gerçek şehir yerin altında.
Üstünde Eifell kulesi var. Champs – Elyseé var. La Louvre var. Notre Dame var.
Sizce onlar gerçek mi? Gülümsüyorsunuz. Şöyle soriyim bir de, insan eliyle
yapılmış olabilirler mi? Paris’i gezerken kendinizi azıcık çirkin hissetmediniz
mi? Size karşı iyimser davranıyorum. Ben kendimi korkunç çirkin hissediyordum
sokaklarında. Evet çok beğenmiştim. Gitmeden önce abartıldığını düşünüyordum.
Sokaklarında gezerken ise telefonda bir arkadaşıma bu şehrin bütün abartıları
hakettiğini söyledim. Paris harika bir şehir gerçekten de. Ben onu gezerkenki
duygularımla hatırlıyorum ve çok eğleniyorum. Hissettiğim o çeşit çirkinlik
duygusunu dünyada başka bir yerde, hayatımda başka bir zaman hissedebilecek
miyim diye düşünüyorum. Sıradanlığın dayanılmaz hafifliğine sırıtıyorum. Gerçek
olan sıradan olmalıydı. Ama doğru ya Paris gerçek değildi ki. Moderndi orası.
Fransız
İhtilaliydi. Buram buram kokusunu alıyorduk fransız filmlerinin. Hiç
seyretmemiş olan birisi bile alır o kokuyu ve bir yorum yapmadan duramaz.
Kendini bilmeden övebilir. Övdüğünü bilmeden sövebilir. Bir Türk’ün başına her
şey gelebilir.
Tutunamayanlarda
bir cümle vardı. Altını çizmedim. Bulamıyorum. Şimdi tekrar okumak zorundayım. Neyse
ki, “Yazık, insanlar düşüncelerimize uygun biçimler almıyor.” cümlesini okurken
yanımda kalem vardı. Larvicert bir belirginliği var şimdi bu cümlenin. Bunun,
her gün hissettiğim bir duygu olmasının verdiği acıyı o larcivert çizgiye
aktarmak istedim. Bastıra bastıra çizdim. Yavaş yavaş. Sonra pişman oldum, kitabın
cildini bozmaktan bile korktum. Sayfaları biraz da açıp ortasından kokladım
kitabı. On yıllık matbaa kokusu hiçbir şeye benzemiyor. Biraz midem bulandı.
Kendime kahve yaptım ve okumaya başladım. Selim ve Turgut’un yaptıkları
atıflarda ve esprilerde, evet evet ben de bunları düşünmüştüm, dedim. Her
kitaba cesaretsizce başlanabilir ki insanların çoğunlukla yaptıkları şey de
budur. Kitabı yaşamaya gelince işler değişir. Gözlerinin satırlarda olduğunu
unutabilme yeteneğine sahip olmak lazım. Önce yapılması gerekenleri keşfedip
sonra hadi bakalım bugün kendimizi çılgınca kaybedelim Oğuz Atay’da demiyoruz.
Kelimelerin yetersizliklerini önceden kabul ettikleri alanlardan biri burası.
Saçma derler. Olsun. Kelimeler her şeye uzanabilir. Saçmayı da umursamayabilir.
Zaten şu saçma olana da çok dikkat edilmesi gerekir ki başka bir tehlike de
oradan gelmektedir. Bu tehlikeler çok boyutlu gördüğünüz gibi. Satırlar gibi
sıra sıra, yapraklar gibi iki boyutlu, renkler gibi açık ya da koyu değiller.
Neyse ki ilkokulda zorla ezberlenen şiirlere de benzemiyorlar. Onların
tehlikesi ayrı. Fark ettiniz mi olanın şiire olduğunu? Küçük çocukların şiiri
öldürdüğü bir memleketten edebiyat bekleyemezsiniz. “Edebiyet” öyle bir duruma
gelir ki, geyik yapmakta olan keyifli gençlerin eğlencelerini batıran eylem
olarak yerine alır günlük hayatlarımızda “edebiyat yapmak”. Daha fazla
yaklaşamaz doğallığa, basit ve insanca olana. Gerçeğe. Ne güzelliğe
yaklaşabilir ne de güzelliği hissettirebilir. Peki “güzel” olan nerdedir?
Bilmiyorum. Bundan sonrası didaktikliğe kaçacak, susuyorum.
Bütün bunlar, gördüğümüz
eksikliklerin, hataların söylenmesinin bir anlamı olmadığını düşündürüyor bize(bana).
Hiçbir şey değişmeyecek. Her zaman sosyalistlerin kalın kafalılıklarına,
bireysel çekişmelerine ve çelişmelerine sövüp duracağız. Değişimin ne
olduğundan bahsederken hiçbir şey değişmeyecek. Dolayısıyla da demokrasi kendi
elleriyle statükoyu koruyacak. Belki de azınlık hakları, kadın hakları gibi
haklar da bu nedenle var. Haklar verilmez, alınır zaten. Ah çok kızıyorum
modernizme. Her şey modernizm yüzünden. “Her şey”... Bütün kazanımları ve bütün
kayıpları insanların. Peki bununla ne yapacağız?
İnsan kendini
beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse,diğer insanlar onun hayatını cehenneme
çevirmeye çalışırlar. Bunun için, insan, kendini hem beğenmeli hem
beğenmemelidir. İngilizlerin afyonla birlikte dünya piyasasına sürmüş oldukları
bu kurnazlık, yüzyıllardır insanlara hayatı zehir etmektedir. İngilizlerin
dünya milletleri arasındaki yereni belirttikten sonra konumuza geri dönelim.
Yapacak bir şey yok. Tarihi yeniden, daha doğrusu yalan yanlış yazmak
lazım kurtulmak için. Neyse ki Oğuz Atay var, diyerek rahatlayabilirsiniz. Kim
çalışıyor ki dünyayı kurtarmaya? Hiçbir hayat bu kadar önemsiz değil. Kimsenin
vakti yok. Herkesin işi gücü var. Ben biliyorum. Her allahın günü, üstelik
allahın unuttuğu mahallelerden allahın biricik kulları için çalışmaya gidenleri
görüyorum. Kendini kurtarmanın yolları vardır. Ama bu yolları bilmezsen takip
etmek zorunda kalırsın. Ben hiçbir hayatın kayıp olduğunu düşünmüyorum. Ama
yollarını bulamayanlar var, evet. Yaşamları başka bir yerde, kendileri başka
bir yerde. Sahiden kolaylaştı mı başkalarını anlamak? Televizyon ve diğer
ulaşım araçları kolaylaştırdı mı işimizi? Evet bunu ilk soran ben değilim
biliyorum ama öyle bir dönemde yaşıyoruz ki nerde ne zaman sorsak ilgiyi
çekeriz bence. Ve genelde hayıra yakındır cevap. Hayatı kolaylaştıran şeyler
anlamayı, anlatmayı, anlaşmayı kolaylaştırmıyor demek ki. Günlük hayatta
teknoloji o kadar somut bir şey ki sorgulanacak hiçbir şeyi yokmuş gibine
geliyor insanın. Ama sonra bir şekilde hayatının ayrıntılarını kişisel
bilgisayarında biriktiriyorsun. Vaktinin çoğunu onunla geçirip uzun süre onsuz
kaldığında kendini eksik hissediyor, onu özlüyorsun.
Adımı unuttuğunuzda beni, “Hani Paris’e gitmiş de etkilenmiş. Modası
geçmesine rağmen yine de Paris hakkında değişik bir şeyler yazmaya çalışan bir
kadın vardı ya” diye anlatmanızı hiç istemem. Çok daha doğrusu, bu kabusum
olur. Evet anlatımımın mükemmel olmadığının farkındayım. Ama benim önemsediğim
bu değil kesinlikle. Bir şeyler hakkında çok düşünüp kendimi yedikten sonra tek
bir soru sormaya gücüm kalıyor. Çok seviyorum bu soruyu, “Bir yaşanmışlık hangi
duygularla doğru yerini bulur? Yaşandığı zaman hissettirdiğini duygularla mı?
Hatırlandığı zamankilerle mi?” 22 yıllık hayatımda gördüm ki ikisi birbirinden
çok farklı olabiliyor. Elimde hatıralarım kalacak her şeyden sonra. Bu yüzden
yaşanmışların hatırlandığı zamana ayrıca önem veriyorum. Ama tabii hatırlarken
tekbaşınasındır. İşte o zaman “Belgeler’deki” “yazılar” dosyasına gider, teker
teker okursun gözlerini bozan word dosyalarını.
Ayrıca eklemek isterim ki, bu ülkenin nihilist olmaya en elverişli ülke
olduğunu söylemem sizi yanıltmasın. Yoksa,
18. , 19. yüzyıllarda Rusya’nın eline su dökülmez heralde. O zamanlarki
nihilizm rüzgarına çok özeniyorum. O elbiseler, operalar, sokak tiyatrocuları, uzun
yol olduğu için misafirliğe yatıya gidilen çiftliklerdeki hayatlar. Babalar ve
Oğullar’daki yaprağın düşüşü... Az insan, çok laf. Ve tabiki, yokuz aslında.
İşte bu nedenledir ki tutunamayanlara ilk sayfalarını on beş defa okudum.
Hepsinde de aynı şekilde eğlendim, üzüldüm, kahroldum ve güldüm. Yalnız o
kitabın bir hali var, kitabı her kapatışınızda içinizde bir hüzün; ama acı da
vermeyen. Düşünceye dalar gibi olup aklınıza hiçbir şeyin gelmediği. İntahar
eden birini neden anlamaya çalışırsın? Ya da anlamaya çalıştığınız o mudur
gerçekten? Hayatında herkes en az bir kere ciddi olmasa da kendini öldürmeyi
düşünmüştür. Bu nedenle bunu gerçekten yapanlar, kendini öldürenler ilgimizi
çeker. Benim biraz da takdirimi kazanır. ilk an duygum budur; sonraki
saniyelerde sevgiyle hayata bağlanırım. Vasiyetimin en önemli bölümünü sizlerle
paylaşmak istiyorum. Beni bu satırlardan biraz daha ötede tanımanıza yardımcı
olacaktır bu bilgi. Öldükten sonra Elveda Lenin’in sonunda ölen anneye
yaptıkları yapılsın benim ölü bedenime de. Bütün işe yarar organlarım bağışlandıktan
sonra bedenim yakılsın ve küllerim de havai fişek olarak gökyüzüne uçsun.
Gürültü patırtı kopan bir patlama olsun. Evde sakin sakin yemek yapan kadınlar,
mastürbasyon yapan oğlanlar, kendi kendilerine dans eden küçük kızlar ve
durakta otobüs bekleyen teyzeler anlık bir sıçrama yaşasınlar ve sesin geldiği
yöne bakıp da havai fişeği gördüklerinde suratlarına yayılan rahatlama
ifadesiyle havaya karışsın tozlarım. Aman tanrım çok dokunaklı. Gerçekten bir
film sahnesi gibi.
yavaş giden bir sahne.
sonsuz bir boşluk.
Yaşananlara bir yer bulmak zorunda değilsiniz.
Dün, bugün, yarın yok.
Zaten kitabın adı da bu, yaşam başka yerde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder