Merhaba.
Ben zannetmiştim ki haneye ölüm girdiği zaman hayatın uzağında, dışında, duran, en azından hareketi sınırlanan bir yaşamın olur. Az yaşar, az hisseder, az istersin.
Öyle olmadı.
Vampir filmlerini, kitaplarını hatırlayın. Ölümden sonra dirilen vampirler açlıklarını kontrol etmek için belli bir zamana ihtiyaçları vardır. Çünkü bütün duyularının frekansları daha da gelişmiştir. Bu kontrolsüzlük geçici bir durumdur. Yeni varoluşlarına alıştıklarında hem insan hallerini hatırlar, bilirler; hem de yeni hallerini de kontrol ederler.
Yirmili yaşlarımın son günleri yaşıyorum ve bu yeni halime yaptığım vampir benzetmesini babama anlatmayı çok istiyorum. Üstelik gülüyorum buna. Ama o öldü. Anlatamam. Ama buna alışamadım. Alışmak da istemiyorum sanırım. Bir çok şeye çok kırgınım. En çok da kendime kırgınım ve bu kadar zeki geçinip bu klişeyi yaşadığımı fark etmediğime inanamıyorum. Salak Bahar. Salak.
Kendimi bulma, öğrenme ya da anlama başlığı altında, aslında sevilme hissinin verdiği tatmini üst düzey şımarıklıkla yaşamışım. Birazdan yarısını çok iyi tanıdığım diğer yarısını hiç bilmediğim bir masaya yirmili yaşlarımı anlatmaya gideceğim. Beni tanıyan kadın, lafı zaten benden alıp devam edecek. Sonra hiç tanımadığım masanın diğer yarısı için bir Bahar fikri belirecek. Akşam biramızı içeceğiz - ki ben başladım bile zaten. Kaltaklıkta üst düzey ve asil takıldığını ilk tanıştığın insanlara bu üç kelimeyle söylemezsin. Önce bi bu üç kelimeden ne anladıklarına bakman gerekir. Beden dilini seviyoruz bunun için.
Neyse ne. Kendime uyuz olduğum bir gün daha. Egomu da buraya yazdım. Okuyucudan empati dileniyorum. Yirmili yaşlarımın son günlerini yaşıyorum ve şu hayattan ne istemiyorum hala bilmiyorum!!!
Çok özür dilerim babacım. İlk girdiğim ÖSS sınavından babama böyle koşarak çıkmıştım. Çok özür dilerim baba. Çok özür dilerim. Panik atak geçirmiştim. Sonra herkes defalarca izledi babam ve oğlumu. Ben bir kere izledim. Çok da ağladım. Ağladığıma da utandım. Çünkü babam bana kollarını öyle defalarca açtı. Ve ben kıymetini bilemedim gibi. Anlamadım ya da.
Ölüm girdi haneye. Hiç bir şey yaşadığım yok. Anneme bakıyorum boş boş. Ne zaman bir rutine girecek, bakalım, diyorum. 2 aylık plan yapmıyorum. Bu yazıyı da bir anda oturduğum yerden yazmaya başladım. Karşımda 35 yaşın üzerinde beyaz yakalı, PwC'den hatırladığım tipler oturuyor ve Bedri Baykam sanatından konuşuyorlar. Çok üzülüyorum. Beşiktaş akaretler burası! Para konuşsalar daha iyi.
Başarılı olmayı özlemedim. Zengin olmayı özlemedim. Flört etmeyi özlemedim. Arkadaşlarımı özlemedim. İstanbulu özlemiyorum. Sadece babamı istiyorum. Tam olarak üniversite sınavına ikinci kez hazırlandığım zamanki halimizi istiyorum. Saatlerce konuştuğumuz, birlikte yürüyüş yaptığımız, annemi kızdırdığımız ve solcuları kıyasıya eleştirdiğimiz zamanları istiyorum. Tekrar 18 yaşında olmak istiyorum. 20'lerimi de atlayıp bu güne gelebilirim. Pek bir şey değişmedi çünkü. Ben hala aynı salak kızım. O zaman da dans edip politika konuşurdum. Şimdi de aynısını yapıyorum. Ben bundan ibaretim.
Hemen de ağlarım.
Deli gibi, Bahar.
22 Mart 2016 Salı
29 Ocak 2016 Cuma
babamdan sonra - ilk kez babam.
Yeterince uzanabildim mi kucağında?
Hayallerimi anlatabildim mi? Hayal kurmayı beceremiyorum
galiba, baba?
Diye korkularımdan bahsedebildim mi?
Bazen, olmadı bu kızın baba. Olabilseydi, nerede yettiğini
ne zaman yetemeyeceğini bilirdi herhalde, diyebildim mi gözlerinin içine bakıp.
Bilmiyorum.
Daha önce ne kadar tattığım duygu varsa, hepsinin yükünü
benimle birlikte paylaşmak için çırpınan bir baba dünyanın en iyi babası
değilse ben de bu hayattan bir şey bilmiyorum.
Şimdi, bana bıraktığın duygular çok daha yoğun. Bir o kadar
da önemsiz, anlamsız ki.
Seni çok özlüyorum.
İnsanlar bana bakıyorlar, senin yokluğunun ne anlama
geldiğini görebilmek için. Göremezler. Bilemezler. Buraya yazabileceğim bir
bilgi değil bu.
Gerçek iyilerin hiç iz bırakmadan gittiklerini fark ediyorum
sanırım.
Bu, bir yandan onlara, sana hayranlığımı daha da
arttırırken, bir yandan da, haksızlık bu diye dürtüyor bir yanım.
15 yıldır sensizliğe hazırlandığımı zannediyordum. Senin
gibi dünyanın en iyi öğretmenlerinden biri bile, yapamaz bunu. Bu, öğretilemez.
Ve öğrenme halinin çilesinden çıktım işte böyle. Nasıl bir hal bu?
Felsefe öğretmeni arkadaşın mezarının başında fotoğraflarımı
çekmiş. Kendimi tanıyamadım. Sevgili babacım. Sensiz kendimi tanımakta güçlük
çekiyorum. Hay allah nerden dökülüyor şimdi bu göz yaşları anlarının
toplamından böyle başarısız kelimeler döküldü. Senin yazdıklarıma verdiğin
tepkileri hatırlatıyor bana bu. Gülümsüyorum.
Şimdi bir çay içeceğim.
Paylaştığımız her şeyi teker teker düşünmeyeceğim çünkü
birini düşünmek ya da hatırlamak diğerlerine haksızlık olur gibi. Bütün o
anların toplamı bir hatun olabilmek için çabalayabilirim sadece.
Senin çaylarını ince belli bardağın yarısından biraz fazla
koyardık. Çünkü az su içmen gerekirken, sen çayı şekersiz ve demli seversin.
Bu çayı seni özlemeye ayırdım.
Gözlerimi silip, burnumun kırmızılığının geçtiğini hissedeceğim birazdan. Bir
çay içeceğim. Merak etme.
18 Kasım 2015 Çarşamba
3 ADIM
Bundan 3 sene önce, Mavi bir tahtayı beyaz bir
tebeşirle ortan ikiye ayıracaksın, hem de ilkokul ikinci sınıfta… sınıf çocuklarla
doluyken… derslerden birinde… bale dersinde… deselerdi nasıl tepki verirdim
acaba?
0 üç yıl bir şekilde geçti ve buradayız. Bana,
“Öretmenim” diye seslenen kısa insanlar oluyor arada etrafımda. Çok koşuyorlar,
çok heyecanlılar, çok konuşuyorlar. Kendi zamanlarında sanki bunu yapmak, böyle
olmak zorunda gibiler; çünkü adı üzerinde “serbest zaman” Zil çalıyor ve onları
öğrenme zamanına çağırıyoruz. Yani, bu teneffüslerin de çocukların sandıkları
kadar onlara ait, serbest bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Daha çok, biz
yetişkinlerin – okul görevlilerinin – onlara öğretmek için hazır kıvama
gelmelerini sağladığımız bir alan gibi.
Neden bunları böyle yazıyorum. Çünkü kendi hayatımda da
bu böyleydi. Ama bu kıvama gelme biçimlerinden hiç memnun olmadım. Olanaklı,
dayanışmacı, rahatlatıcı, besleyici, sağlıklı dönüştüren zamanlar değildi. En
azından benim için, bu böyleydi. Okulda da, okuldan sonraki hayatımda da. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinin Kadıköy’de daha
da ayrıntılı anlattığımda, ne istediğini bilmediğim saçma sapan bir dönemde
olduğumu söylediğimde Murat, güldü. Sadece kendin olmak istiyorsun, demişti. Bundan
sonraki zamanlar, bunun ne demek olduğunu araştırarak, anlayarak, idrak ederek
geçti. Okullarda verdiğim bale ve dans derslerinde kendime bulduğum – başka bir
motivasyon yok çünkü – ilk misyon bundan ibaret. İyileştirme çalışmaları da
oldukça el yordamı…
Bir yılda neler öğrendim. Aslında bildiklerinizden
farklı bir durum yok. Sanat alanındaki aktivitelerin okul yönetimi ya da
veliler açısından konumlandırılışına şaşırmıyoruz. Belirgin, üzerinde
düşünülmüş bir durumda bile değil. İlk aşamada, “Var” diyebilmek için müfredata
yerleştirilen ve bir çeşit prestij getirdiği söylenen sanatsal aktivite
yapıldığı iddia edilen derslerin programa farklı şekilde yerleştirilmesini
isterdim.
1. Adım:
Bütün çocuklarla “dans fikri” paylaşılıyor: ilk dersler, ilk haftalar.
2. Adım:
Bu fikirle temel hareketler gerçekleştiriliyor. Sonraki 1 – 2 ay
3. Adım:
Ortak ve her haftalık rutin ders saatinde bu hareketleri geliştiriyoruz.
Sonrasında bu hareketlerin tekniğini öğrenip sunumunu yapmak, gerçekleştirmek
isteyenlerle de ek, yani seçmeli saatlerde de bir araya geliyoruz. Ritim ve
hareket, koreografi, esneklik ve beden hakimiyetiyle artistlik çalışabiliyoruz.
Bu, kesinlikle benim tanıma yöntemim. Bunu biliyorum.
Bunu, yetenek dediğimiz şeyin belirli bir alandan çok genel bir yönelim
olduğunu; ilgi, beceri ve istekle beraber belirli bir alana aktarıldığına
inanan bir bale öğretmeni olarak söylüyorum. Bu yüzden anlattığım bir pozisyon
ya da hareketi bana belirli bir çabayla gösteren çocuklara teşekkür etmeyi
seviyorum. Kendini açıyor. Açılıyoruz. İşte bu noktada işimi seviyorum. Yani
işimi sevmek için çok çabalamam gerek. Koşullarım uyuz ve işim zor. Şimdilik sadece kızını bale dik durması, zarif
olması için getirdiğini söylerken aidat parasını karşımda eliyle sayan, bir de
sürekli yetenek peşinde koşan anne-babalara kendime de yakıştırdığım bir cevap
bulamadım.
Son zamanlarda başımıza gelen şeytansı felaketlerin
iletişim yüzünden geldiğini düşünmeye başladım. Hem kendi hayatımda, hem de
dünyada. Bu fikrim taaa Şaman bir tanıdığımın, aslında dergi de okumamamız
gerektiğini söylediği ana kadar uzanıyor.
Ne demek istediğini anlamam için, Ümit Şahin’le beraber
Üç Ekoloji dergisi için Murat Özbank’la demokrasi üzerine röportaj yapmamız; O
mavi tahtayı 7 yaşındaki çocukların karşısında Barış Dünyası ve Savaş Dünyası
olarak ikiye ayırmam; Kırmızı’nın Mirasını okumam ve yeğenim Sude’yle de Alis
Harikalar Diyarında’yı okumam gerekti. Üç aşamalı bir durum. Yukarıda yazdığım
3 adımı tersine saydım da diyebiliriz.
1.
Adım:
Dans fikrinin paylaşımı:
Ben bir yandan İngilizcesini okumaya çalışırken,
ablamlara her gittiğimde Alis’in Türkçesini okuyorum Sude’ye. (heyecanlı bir şekilde “bunu ilk
gördüğümde Teyzem delirmiş olmalı,” deyişini hatırlıyorum.) O gün ikinci bölümü
okuyorduk: Gözyaşı Havuzu. Birkaç sayfa ilerledikten sonra ablam aşağıdan
çağırdı ve nar&portakal sularımızın hazır olduğunu söyledi. Almak için
inerken aklıma Alis’in içtiği iksir geldi. Geri döndüğümde Sude’ye Alis’in
iksiri gibi bir şey getirdiğimi söyledim. İçerken, “Ama bunun tadı kötü” dedi.
İksir olmak kolay iş miydi, bizi o kadar büyütecek.. hem Alis’in içtiği iksirin
de tadı kötü, derken Sude sözümü kesti. Hayır teyze, Alis’in iksirinin tadı
güzeldi, diye karşı çıktı. Ben ısrarla kötü olduğunu söylerken Sude de ısrarla
doğru hatırladığını savunuyordu. Kitabın sayfalarında geri gittik. Alis’in
iksiri içmeye karar verdiği satırlara döndük ve ben yüksek sesle okumaya
başladım. “Alis iksiri içmeye cüret etti ve tadını da çok güzel buldu,”
yazıyordu. Virgülden hemen sonra bir parantez içi vardı, şöyle: (vişneli tart
pasta, sütlü muhallebi, ananas, hindi rosto (hindi kızartması, şekerleme,
tereyağlı tost karışımı bir tat.) Alis’in şişeyi kısa sürede dibine kadar
içtiğini okumadan kahkahalarla gülmeye başladık. Sonra konuştuk. Böyle bir
karışım nasıl bizim Nar&Portakal karışımından daha güzel olabilir ki,
dedim.
-
İçtin mi, diye sordu Sude (yüzünde yemek
istediğim bir muziplik vardı)
-
İçmedim.
-
Valla ben bunu beğenmedim (gözleriyle boş
bardaklarımızı işaret edip yüzünü buruştururak) ama Alis’in tavsiyesiyle o
iksiri içmek isteyebilirim. Bakalım ne olacak? Hadi, oku.
Yeğeniyle gerçek bir edebiyat muhabbeti yapan teyze çok
mutluydu. Sude de mutlu muydu acaba? Onun mutluluğu daha farklı görünüyordu.
Güzel, huzurlu bir uykuya daha yakın. Bu iksirin tadının kötü olduğuna dair
kitapta tek bir ipucu olmadığını konuştuğumuz birkaç şey daha söyledik. Sude’ye
göre ben sadece kendi yorumumu hatırlamıştım. Kafadan atmıştım. (Sude bunu
böyle düşündüğü için ayrıca sevinçliydim üstelik. Hala gülüyordum.) Kitapta
yazanı değil. Sude’yse anlatılanı olduğu gibi hatırlıyordu. Hatta yorum
yapmamaya özen gösteriyor, olacakları dikkat kesilerek merakla dinliyordu. Bu
yaşadığıma bir sürü bakış açısı ve kuramla bir sürü şey söylenebilir. Benim
için dans fikrinin ta kendisi. Önce hikâyeyi anlatıp, sonra balesini
izlettiğimde çocukların soruları; Alis neden aynı kalıyor? Tavşan nerede?
İksiri hangi arada içti? Bilmiyorum. Bir kere bu muhabbeti yaptıktan sonra içimdeki
bir sürü meraklı tavşan bu fikri alkışlamak istiyor sadece.
Böyle bir
bağlamı var çünkü.
2.
Adım:
Bu fikirle temel hareketleri yapmak:
Ankara katliamından sonra ilk defa okula gitmek için
çok isteksiz çıktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Okula gittiğimde öğrendim ki
bale sınıfımızda ders yapmamız mümkün değil; bu haftayı kendi sınıflarında geçirmek
zorundalar.
Pekala. Şimdiye kadar bir dersin bir sonraki haftayla
bağlantısını anlatmamıştım çocuklara. Bu yüzden emin değildim. Ama boş geçirmek
de istemiyordum. Ve aklımda hala, şaman arkadaşımın aslında dergilerin bile
olmaması gerektiğini söylediği o an vardı: sehpadaki MAGMA dergisine
takılmıştım, ormandasınız ama benim daha bulamadığım dergi evinize gelmiş bile,
demiştim. Onlara da çiftlikte gönüllü çalışanlardan birinin getirdiğini,
aslında ona bile gerek olmadığını söylemişti. Bu anı düşünüyordum çünkü barışın
gerçekleşmesi için önce içimize yayılması, kendimizi sevmeyi öğrenmemiz ve
böylece barışın yayılacağına inandığımız, gerçekten inanmak istediğimizde
harekete geçtiğimi teziyle çalışıyorduk. Küçük, saf ve basit. İletişim
kanallarını açtığımız her alandaysa, karşıtlıklar, ötekiler ve bütün bunlarla
mücadelelerin yarattığı yeni mücadeleler vardı. Sanki, ben olduğum yerden
baktığımda, dışarısı zaten anlamadığım bir savaş halindeyken umutlanmaya, iyiye
yönelmeye kendimden başlamalıydım. Uzatmayacağım. Bunu parçalara ayıran ve
acımasızca içimi çürüterek önüme akıtan olaylar olup bitiyordu. Ben bir denge
ararken, içim de dışım da; bütün barışlarım ve savaşlarım gibi toptan kaybediyorduk.
Nasıl bir dengeydi bu?
Çocuklara sordum.
Barış Dünyasında olduğunuzu düşünün. Barışın hâkim
olduğu bir diyar. Sonra aynılarını savaş
dünyası için de konuşacağız.
-
Ne(ler) size barış dünyasını hatırlatıyor?
-
Nasıl hissediyorsunuz o dünyada?
-
Barış Dünyasında neler yapmak isterdiniz?
Kavgasız, Savaşsız bir
yerde olduklarını söylediler önce. Sadece neyin onlara barışı hatırlattığını
sorduğumu yineledim:
Çiçek, zeytin dalı, gün batımı ve bale
Ne yapmak isterdiğiniz sorusunu pek heyecanlı cevapladılar ve çoğu aynı
şeyleri söyledi: uçmak, uyumak, denize
girmek, gülmek, balık tutmak, güzel bir köyleri olsun istiyorlar.
Peki, nasıl hissediyorlar bunları yaparken?
Peki, nasıl hissediyorlar bunları yaparken?
Güzel, güvenli, huzurlu, sevgi dolu hissediyorlar. Sonra bir anda erkeklerden biri söz almadan,
yerinden sırıtarak, “Kız gibi”
hissettiğini söyledi. Birkaç başka erkek de ona katıldı. Neden bahsettiğini hiç
sormadım. Aslında bu yaşta, kız gibi olduğunu da bilmesi ve hissettiğini
söylemesi belki de iyiydi. Diğer taraftan, böyle bir durum var gibi
görünmüyordu. Bir çeşit zayıflıktan bahsediyor gibiydi. Ama tam da o zayıflığı
yaşadığı, hissettiği için onunla dalga geçmesi de garipti. Kız gibi
hissettiğini söyleyen erkekler kendi aralarında konuşurken, kızlardan biri bir
anda barış dünyasında güçlü hissettiğini söyledi.
Çoğunluk buna karşı çıktı. Çünkü öğretmen
daha dersin başında oraya bir de savaş dünyası koymuştu ve güç asıl savaş
dünyasında hissedilirdi.
Kılıç, savaşçı, aslan, tüfek, keskin nişancı ve birinin onu dövdüğünü hatırlıyorlardı savaş dünyasında.
Kılıç, savaşçı, aslan, tüfek, keskin nişancı ve birinin onu dövdüğünü hatırlıyorlardı savaş dünyasında.
Sabırsızlıkla savaş
dünyasında yapacakları konuşmayı beklemişlerdi. 300 milyon spartaliyla dovusmek, kendine
büyü yapıp vampire dönüşmek ve herkesi vampire dönüştürmek, Hobit filmini
seyretmek, Superman olmak istiyorlardı.
Sınıf U şeklinde. Ortaya
geçip fotoğrafını çekerken, işte, denge dediğimiz şeyin bu olduğunu
düşünüyordum ki. U’nin kenarında oturan Ece söz istedi. Savaş dünyasına sadece
orayı yok etmek için gideceğini ve böylece her zaman Barış içinde
yaşayacağımızı, söyledi. Ece’nin tam karşısında U’nun diğer tarafında oturan
Miran, “Öğretmenim bir keskin nişancı olup Ece’nin tam kalbine vurmak
istiyorum.” dedi. Sonuçta biz de orada eğleniyoruz, gibi bir tavrı vardı.
Gülümsedim. Ece’ye baktım. Yapsın bakalım, dedi Ece de göz kırpıp. Son
zamanlarda şahit olduğum en tatlı tartışmaydı diyebilirim. Zil çaldı. Ece,
Miran’a bakıp başını çevirdi ve hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Miran da, bir
arkadaşı gelip ona çizdiği bir resmi gösterene kadar masasında kalakaldı.
Bu bir dengeydi benim
için. Her şeye rağmen, güzel, eğlenceli bir denge. “Kız gibi” hissedilen
durumları nasıl deşebilirdim, diye düşündüm. Şaman arkadaşımın bahsettiği
dergilerin, reklamların, televizyonların paldır küldür bizim sınıfa da
girdiğinin işaretiydi bu.
Bir şey daha yoktu bu
dengede. Yok ya da şöyle demeli; Poetika var; Siyaset yoktu. Kız gibi hisler de
bununla da karşılaşacağımızı gösteriyordu. Çünkü en azından, yıl sonunda bir
gösteri yapmamız gerekiyor..
Bu çalışmayı yaptıktan
sonraki hafta önce Barış Dünyasına gittik ve sahnede konumlanmayı çalıştık.
Sonra Savaş dünyasına gittik ve o sahnede farklı koreografi çalışmaları yaptık.
Film müzikleri eşliğinde Superman ve kurtaracağı kişi olmak; Superman ve onun
kötü düşmanları olmak benim işimi çok kolaylaştırdı. Almaları gereken konumları
çok daha rahat, gitmeleri gereken yere çok daha hevesle gittiler. Dans
ettiklerinin ne kadar farkındaydılar acaba..
3.
Adım: Ortak ve her haftalık rutin ders
saatinde bu hareketleri geliştiriyoruz. Sonrasında bu hareketlerin tekniğini
öğrenip sunumunu yapmak, gerçekleştirmek isteyenlerle de ek, yani seçmeli saatlerde
de bir araya geliyoruz. Ritim ve hareket, koreografi, esneklik ve beden hâkimiyeti
için çalışabiliyoruz.
Rol dağılımı. Herkesi eşit şekilde dahil etmeye çalıştığın
işler sıkıcı ve zor olur derler. İki yolu vardır. İlkinde çalıştıran kişi,
sahneye çıkacaklar üzerinde ciddi bir tahakküm kurar, söyledikleri
sorgulanmadan uygulanır. Buradaki amaç sadece sunumdur. Önemli olan müziktir,
mükemmel uyumdur. Diğer bir yolunda da çalışmaya katılan herkese aynı derecede
söz hakkı verilir. Eğer mesele, somut bir şey üretmek ve onu eve götürmekse süreç
içerisinde sorunlar yaşanır.
Farklı bireyler, farklı değerlerle gelir. Başroldeki
dansçı en çok çalışan dansçıdır diye bir şey yoktur. Ya da yönetmenin danstan en
iyi anlayan, bütün hayatını ona adamış kişi olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar
hep kariyerle ilgili..
İnsani mevzularsa daha çok iletişimsel eylemlerde
görünür. Eylemlerinde iletişim biçimlerini dönüştürenler gerçek birer insanlar
olurlar. Sanatçı, devrimci, lider, yaratıcı, kendini gerçekleştiren, eğlenceli gibi
sıfatlar kullanabilirsiniz. Bence de uygun. Tabii amacına göre de değişiyor.
Popüler kültürün yaptığı devrim seyirciyi Madonna’nın sahnesiyle aynı seviyeye
taşımaktı – büyük bir laf etmiyorum, sadece şarkı sözlerini yüceltiyorum. Hala
da bunun araçlarından yararlanıyoruz. Benim bahsettiğimse biraz daha Şaman
arkadaşımın söylediği –dergilerin asla saf iyilik, şifa iletişimini
yayamayacağı, zaten ondan böyle bir şey beklemediğimize göre- sahneyi tamamıyla
yok etmek.
-
O sahnenin asla yok olmayacağını biliriz;
ama şarkımızı da bunun için, böyle bir niyetle söyleriz. (politikanın bir güç
ilişkisi olmasından çıkarılamayacağını bilerek, onu bundan olabildiğince
uzaklaştırmak için politika yapmak. Yel değirmenleri!)
-
Sahnenin yok olmayacağını bildikten sonra,
bu bilginin sorumluluğuyla en azından Madonna’nın iyi şarkılarını, iyi bir
sahnede söylemesi için çalışmak.
İkincisinde iletişim biçimini dönüştürmen daha zordur
çünkü iyiye odaklanırsın, çünkü düşmanların vardır. Madonna’nın Paris olayları
sonrasında Stokholm’de “like a prayer” ı söylemeden önceki konuşmasını
dinlediniz mi? Onlara (IŞİD) istediklerini vermez. Böyle kötü bir günde
sahnesine çıkar. Şarkısını söyler.
Üstelik bu çocuklar bir yandan kariyer de yapmak, biri
olmak, zorunda (aile içinde böyle kabul ediyoruz.) Skolyoz olduğum için dansçı
olmadığımı ya da Uluslararası İlişkileri Arkeolog olamayacağım için seçtiğimi biliyorum
mesela. Bütün bu kişisel şeyler, rol dağılımını etkiler.
Şamanlar, her şey olması gerektiği gibi midir yoksa
sadece oldukları gibi mi sorusuna nasıl cevap veriyorlar, bilmiyorum. Benim
için, her şey sadece olduğu gibi. Birbirimize bakıyoruz. Benim için sahne bu.
Birbirimize baktığımız yer: Bağlam.
İklim forumunda Silvan için açtığımız “Barış Hemen Şimdi”
pankartının arkasında durmakta dansın – ya da müziğin, şiirin, resmin, önemli
değil - fikri de pratiği de var.
Dans çalışmak kendine küçük bir dünya yaratmak gibi;
ama onunla ayakta kalmak ve yürümek bu kadar zorsa, sanırım o küçük dünyadan
ibaret de değil. Anlatmaya çalıştığım bu.
Bir tercih yapmalarını ve bunu bana göstermelerini
istiyorum. Uyumlu olabilirler, kavga edebiler, çalışkan olabilirler,
kaçabilirler. Bir tercih yapsınlar ki gerçek bir insan olabilmeleri için onlara
köprü olabileyim. Araçlarım da bu 3 adımdan ibaret.
Üçüncü ve son adım kısaca aslında bu: hareket.
Üç Ekoloji’nin yeni sayısı için yaptığımız röportaj,
demokrasinin bir iletişim biçimi olduğunu göstermişti bana en çok. Benim için
de üçüncü adımda, demokrasinin süreçlerini yaşayabilecek bir zeminin olması çok
önemli. Sahne çok genel bir kavram. Sınıfta o “kız gibi” hissedilen şeyle ne
çıkacağını orada görüyorsunuz. Birbirimize bakıyoruz, demiştim değil mi?
***
Ek: Bunları buraya yazıyorum. Böyle durmaları çok
önemli. Bir şekilde el yordamıyla anladığım şeyleri şimdi teori&pratiğiyle
algılamaya geldi sıra benim için.
-
Regio Emilia yaklaşımını okuyorum.
Uygulamalar nerde, nasıl yorumlanmış.
-
Hollanda’da ICDI diye bir vakıf var.
Yaptıklarını takip etmek bile yol aldırabilecek gibi. İletişim kurmaya
başladım. Eğer vizem çıkarsa gidebilirim.
-
Sonraki aşama, Akram Khan gibi dansçıların
müfredatta dans eğitimi olması gerekiyor demekle ne demek istediklerini
algılamaya geliyor.
-
Bir yandan deliler gibi okul öncesindeki
bale eğitimi ve genel olarak nasıl bir öğretmen olmak istediğim.
Benim şu andaki eksikliğim bütün bunları somut bir
hedefe dökememek. Bunları yapan kişi ne olur?
Söylerseniz sevinirimJ
11 Ekim 2015 Pazar
bir sokak kedisiyim ve sadece dokuz canım var.
Sanki göğüs kafesim parçalanarak açıldı ve içim gözlerimin
önünde aktı gitti. Bugün, nasıl devam ediyor acaba diye annemin gözlerine
bakmak istedim. Gözlerinden belki yine içine geri dönerdim.
Yapamayacağıma göre, devam etmenin bir yolunu bulmak
zorundayım. İşte, başka bir yolum yok. Buradayım. Yazıyorum.
Soru: İlk günler nasıl geçecek?
Cevap: Bir şekilde geçecek biliyorum. Sadece, 3 muhabbet ve
1 tavsiyeye ihtiyacım var.
1.
Adım: Muhabbetler
Muhabbet 1: Suçluluk duygusunun ve öfkenin haberleri izleyince ayrı, izlemeyince ayrı halleri yok muydu? Tartışma programlarında sinirlerin bozulurdu, taraf tutardın felan. Ne salakmışım.
Muhabbet 2: Olumlu Hafıza.
Hafıza için: Yeşil Gazete okuyun. Ya da siz de kendi Yeşil
Gazetenizi bulun. Çünkü okurken nefesinizi duyarsınız.
Mehmet Fırat Pürselim’in
yazısını okurken bunları düşünebildim mesela. Hafızam harekete geçti, vicdanımı
çalıştırdı ve daha önce hissettiğim “iyi” duyguları çekip çıkardı. Aslında
yazıda pek de katılmadığım bölümler vardı ama, bu da aslında “iyiye” işaretti. http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bu-meydan-kanli-meydan/
Olumlama için, okumaya ve hatırlamaya devam edin: O sırada
Özgecan’ın yazısı düştü. Nefesimle beraber kalbimin atışını da duydum sandım. Devrimden
bahsediyor! Üstelik yazıda ben de varım. Dans ediyorum.
http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bugunler-de-gececek/
Neyse, baştan başliyim. Gezi olayları sırasında Ümit (Şahin)
Üç Ekoloji dergisi için Cihat, Ben, Gizem H, Cihan, Ayşe ve Onur’la bir röportaj
yapmıştı. Ümit’in ilk sorusunu çok iyi hatırlıyorum, “Sizce Gezi bir devrim
miydi?” 5’imiz “devrimdi” dedik. Hepimiz ayrı ayrı kendi tanıklıklarımızdan
yola çıkarak devrim olduğunu söylüyorduk. Ben daha cümleler ağzımdan çıkarken
saçmaladığımı düşünüyordum.Gezinin bir devrim olmadığını söyleyen Onur, modern anlamda devrim tanımıyla
olayı çok güzel bağladı. Devrimci unsurlar var, dedi ve devam etti, “Nasıl bir
devrim olduğunu bundan 1 yıl, 2 yıl sonra Dünya’ya, Türkiye’ye ve kendi hayatımıza
baktığımızda göreceğiz, daha iyi anlayacağız.” Dergi yayınlandığında röportajı okurken bütün cevaplara sevindiğimi hatırlıyorum. Özellikle hepimizin hayatlarını teker teker düşününce.. Onur’un söyledikleri üzerinden 2
yıl geçti. Bugün Özgecan ben kendi devrimimi yaptım, diye yazdı. Ben hatırladım. Bir şey devreye girdi sanki..
Muhabbet 3: Doğru ya, “Uzaktan Ürkünç Eylem” (Spooky Action
at a Distance) teorisine inanıyorum ben! Kendimce. Bunları yazarken, başka
birileri buna benzer bir şekilde düşünüyor, konuşuyor, eğrilip bükülüyor.
Bu deliliğe siz de katılsanıza?
“Sen düşünceden ibaretsin, gül düşünür gülistan olur, diken
düşünür dikenlik olursun.” Mevlana'ya razıyım ben.
2.
Adım: Tavsiyeniz?
O röportajdaki insanların hepsini yazmış Özge sanki.
Çoğumuzun hayatı değişti. Bir o kadar daha insan biliyorum yazıda geçen. Siz de
aslında, en az benim bildiğim kadar biliyorsunuz, tanıyorsunuz, görüyorsunuz.
Şimdi bu yas gününde bir kere daha göreceğiz birbirimizi.
Ama ben oturtamıyorum, anlamıyorum sanırım, neyi görmeye
ihtiyacımız olduğunu.
#HayatıDonduruyoruz eylemine nasıl katılmalıyım, bilemiyorum.
Yarın 5 – 6 yaşındaki çocuklarla bale dersi yapacağım. Aile,
zaten genelde, böyle günlerde, okullara daha bir duygusal bırakıyor çocuklarını.
Sizde bir çeşit umut görmek istiyorlar. Evet ülkede durum bu; ama siz bize
güzel şeyler söyleyin ve çocuklarımıza iyi şeyler öğretin. Sanki ben bu
derslere uzaydan iniyorum ve böyle zamanlarda çocukları da yaşadığım o parlak
yıldızlara götürmek için varmışım gibi.
Utanç, keder, korku, çaresizlik ve yalnızlık her yaşta başa
çıkılması zor duygular zaten.
Bir kesim, bu zorluk nedeniyle çocuklara bu duyguların açılmamasını
tercih ediyor. Yani, dünyada ne olursa olsun, trafik kazasının neden olduğu
trafiğe kendisi denk gelmedikçe, işe gittiği gibi. Çocuk da böyle bir süreklilik
edinmeli ve buna sorumluluk denip takdir görmeli. Değerli yetişkinler,
masallara inanmadan nasıl çocuklar yetiştirmeyi düşünüyorsunuz?
Hayır, hayat da ve gerçeği de bu değil. Bazen dururuz. Gerçekten dururuz.
Başımızın çaresine tek başımıza bakmak zorunda kalırız. Korkarız. Zaten ailemizin başına bir şey gelir ya da biz kayboluruz ya
başlarken (masallara).
Yarın, 10. canlarını kazanmaya çalışan sokak kedilerinin hikâyesinde
dans edecektik, plan buydu.
Peki, ben şimdi yarın ne yapmalıyım?
Bu da aynı diğer bütün işler gibi. Ben de gitmemeliyim.
Aradıklarında da hayatımı dondurduğumu söylemeliyim. Çocuklar zaten okula
gelmemeli.
Gelen çocuklarla sokakta oynamalıyım.
Sanırım işimin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum.
3.
Adım: #BarışKazanacak
Yarın, yaptıklarınızın ne kadar barış için olduğunu tartın, bunu paylaşın, yayın. Lütfen.
Barış için oy kullanın, lütfen.
Sonra dans etmeye gidelim. Lütfen.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
