11 Ekim 2015 Pazar

bir sokak kedisiyim ve sadece dokuz canım var.




Sanki göğüs kafesim parçalanarak açıldı ve içim gözlerimin önünde aktı gitti. Bugün, nasıl devam ediyor acaba diye annemin gözlerine bakmak istedim. Gözlerinden belki yine içine geri dönerdim.
Yapamayacağıma göre, devam etmenin bir yolunu bulmak zorundayım. İşte, başka bir yolum yok. Buradayım. Yazıyorum. 

Soru: İlk günler nasıl geçecek?

Cevap: Bir şekilde geçecek biliyorum. Sadece, 3 muhabbet ve 1 tavsiyeye ihtiyacım var. 

1.       Adım: Muhabbetler

Muhabbet 1: Suçluluk duygusunun ve öfkenin haberleri izleyince ayrı, izlemeyince ayrı halleri yok muydu? Tartışma programlarında sinirlerin bozulurdu, taraf tutardın felan. Ne salakmışım.

Muhabbet 2: Olumlu Hafıza. 

Hafıza için: Yeşil Gazete okuyun. Ya da siz de kendi Yeşil Gazetenizi bulun. Çünkü okurken nefesinizi duyarsınız. 
Mehmet Fırat Pürselim’in yazısını okurken bunları düşünebildim mesela. Hafızam harekete geçti, vicdanımı çalıştırdı ve daha önce hissettiğim “iyi” duyguları çekip çıkardı. Aslında yazıda pek de katılmadığım bölümler vardı ama, bu da aslında “iyiye” işaretti. http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bu-meydan-kanli-meydan/

Olumlama için, okumaya ve hatırlamaya devam edin: O sırada Özgecan’ın yazısı düştü. Nefesimle beraber kalbimin atışını da duydum sandım. Devrimden bahsediyor! Üstelik yazıda ben de varım. Dans ediyorum. 

http://yesilgazete.org/blog/2015/10/11/bugunler-de-gececek/
Neyse, baştan başliyim. Gezi olayları sırasında Ümit (Şahin) Üç Ekoloji dergisi için Cihat, Ben, Gizem H, Cihan, Ayşe ve Onur’la bir röportaj yapmıştı. Ümit’in ilk sorusunu çok iyi hatırlıyorum, “Sizce Gezi bir devrim miydi?” 5’imiz “devrimdi” dedik. Hepimiz ayrı ayrı kendi tanıklıklarımızdan yola çıkarak devrim olduğunu söylüyorduk. Ben daha cümleler ağzımdan çıkarken saçmaladığımı düşünüyordum.Gezinin bir devrim olmadığını söyleyen Onur, modern anlamda devrim tanımıyla olayı çok güzel bağladı. Devrimci unsurlar var, dedi ve devam etti, “Nasıl bir devrim olduğunu bundan 1 yıl, 2 yıl sonra Dünya’ya, Türkiye’ye ve kendi hayatımıza baktığımızda göreceğiz, daha iyi anlayacağız.” Dergi yayınlandığında röportajı okurken bütün cevaplara sevindiğimi hatırlıyorum. Özellikle hepimizin hayatlarını teker teker düşününce.. Onur’un söyledikleri üzerinden 2 yıl geçti. Bugün Özgecan ben kendi devrimimi yaptım, diye yazdı. Ben hatırladım. Bir şey devreye girdi sanki..

Muhabbet 3: Doğru ya, “Uzaktan Ürkünç Eylem” (Spooky Action at a Distance) teorisine inanıyorum ben! Kendimce. Bunları yazarken, başka birileri buna benzer bir şekilde düşünüyor, konuşuyor, eğrilip bükülüyor. 

Bu deliliğe siz de katılsanıza? 


“Sen düşünceden ibaretsin, gül düşünür gülistan olur, diken düşünür dikenlik olursun.” Mevlana'ya razıyım ben.



2.       Adım: Tavsiyeniz?

O röportajdaki insanların hepsini yazmış Özge sanki. Çoğumuzun hayatı değişti. Bir o kadar daha insan biliyorum yazıda geçen. Siz de aslında, en az benim bildiğim kadar biliyorsunuz, tanıyorsunuz, görüyorsunuz.

Şimdi bu yas gününde bir kere daha göreceğiz birbirimizi.

Ama ben oturtamıyorum, anlamıyorum sanırım, neyi görmeye ihtiyacımız olduğunu. 


#HayatıDonduruyoruz eylemine nasıl katılmalıyım, bilemiyorum.

Yarın 5 – 6 yaşındaki çocuklarla bale dersi yapacağım. Aile, zaten genelde, böyle günlerde, okullara daha bir duygusal bırakıyor çocuklarını. Sizde bir çeşit umut görmek istiyorlar. Evet ülkede durum bu; ama siz bize güzel şeyler söyleyin ve çocuklarımıza iyi şeyler öğretin. Sanki ben bu derslere uzaydan iniyorum ve böyle zamanlarda çocukları da yaşadığım o parlak yıldızlara götürmek için varmışım gibi.
Utanç, keder, korku, çaresizlik ve yalnızlık her yaşta başa çıkılması zor duygular zaten.
Bir kesim, bu zorluk nedeniyle çocuklara bu duyguların açılmamasını tercih ediyor. Yani, dünyada ne olursa olsun, trafik kazasının neden olduğu trafiğe kendisi denk gelmedikçe, işe gittiği gibi. Çocuk da böyle bir süreklilik edinmeli ve buna sorumluluk denip takdir görmeli. Değerli yetişkinler, masallara inanmadan nasıl çocuklar yetiştirmeyi düşünüyorsunuz? 

Hayır, hayat da ve gerçeği de bu değil. Bazen dururuz. Gerçekten dururuz. Başımızın çaresine tek başımıza bakmak zorunda kalırız. Korkarız. Zaten ailemizin başına bir şey gelir ya da biz kayboluruz ya başlarken (masallara).

Yarın, 10. canlarını kazanmaya çalışan sokak kedilerinin hikâyesinde dans edecektik, plan buydu. 

Peki, ben şimdi yarın ne yapmalıyım? 

Bu da aynı diğer bütün işler gibi. Ben de gitmemeliyim. Aradıklarında da hayatımı dondurduğumu söylemeliyim. Çocuklar zaten okula gelmemeli.
Gelen çocuklarla sokakta oynamalıyım.

Sanırım işimin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum.


3.       Adım: #BarışKazanacak

Yarın, yaptıklarınızın ne kadar barış için olduğunu tartın, bunu paylaşın, yayın. Lütfen.

 Barış için oy kullanın, lütfen.

Sonra dans etmeye gidelim. Lütfen.

4 Ekim 2015 Pazar

MEVSİM FELAKETİ Mİ, FELAKETLERİN MEVSİMİ Mİ?



Yaz bitti. Geriye kalan yol anıları ve tatil resimlerden kafamızı kaldırdığımızda göreceğiz: berbat bir yazdı. Kuzeyde bulutlar yükseldiğinde su ve toprak, Doğu Karadeniz’de felaketlerin nedeni haline geldi. Güneye zehirli dumanlar çöktü. Şiirdeki ormanların özgürlüğüne ve kardeşliğine ateş düştü sanki. Yangınlardan nefes alamaz olduk. Doğu’da da, Batı’da da yaşamın kaynağı su ve ateş, hava ve toprak onlara davrandığımız gibi dönüyor bize. Yıkıcı. Ölümcül derecede yıkıcı.
                                                                                 
    “Evrendeki her şey mükemmel bir şekilde
     birbiriyle bağlantılı. En küçük bir parçası
 bile patlasa, bütün evreni etkiliyor.”*

Türkiye’de iklim değişikliğinin acil ve önemli bir gündem olabilmesi için yeterince felaketin yaşandığı bir mevsim daha geçti üzerimizden. Şimdiye kadar ölçülen en sıcak yazı nasıl hatırlayacağımız, bundan sonraki yazlarımızı da etkileyecek. Medyanın ilgi gösterdiği haliyle Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nin açıkladığı “En Sıcak Yaz” kayıtları haber başlıklarında kalabilir gibi görünüyor. Kuraklığın neden olduğu savaşlardan kuzeye göç eden ya da dağ havasında tatil yapmak isteyen insanları verimli yağmurlar, bereketli sular beklemiyor artık Doğu Karadeniz’de.
Hatırlayalım.
23 Ağustos’ta Artvin’in Hopa, Arhavi ve Borçka bölgelerinde başlayan yağmur, kısa sürede son yılların en büyük sel felaketine dönüştü. Sekiz gün sonra Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bilançoya göre 11 kişi öldü, 27 kişi yaralandı; 6 bina yıkıldı ve toplamda 1434 afetzede var.
Peki Doğu Karadeniz 2015 yazını nasıl hatırlayacak?
Yaşananlara iki farklı hafıza kaydı önerisi var. Biri Ankara’dan geliyor. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, sel felaketini bölgede yaşayan en yaşlı insana sorduklarını, onun babasının bile böyle bir yağış görmediğini söylüyor. Böylesine bir yağmur daha önce hiç yaşanmadığından dolayı bölgedeki alt yapı ve yapılaşmayı bu bilançonun nedeni olarak görmek yanlış olur.
Bir diğeri bölge halkından geliyor. Artvin’in dik yamaçları ve derin vadilerine yağmur çok eskiden beri coşkulu yağar, diyorlar. Yaşam alanlarına, tarıma ve canlılara ciddi, geri dönülemez zararlar veren sel ve heyelan olaylarınınsa son yıllarda arttığını belirtiyorlar. Felaketin adının selden ibaret olmadığı kanısındalar. Tema Vakfı Rize İl Temsilcisi Nevzat Özer’e göre dik arazilerde toprağı ve suyu çok daha iyi tutan güçlü kök sistemine sahip orman bitki örtüsünün yerini çay tarımı ve yapılaşmanın alması önemli bir faktör. Bir diğeri ise bu dik yamaçların sayısız yol çalışmasıyla kesilmesi. Bu çalışmaların hafriyatının dere yataklarına dökülmesi bu doğal afetin felakete dönüşmesinin nedenleri. Açık Radyo’daki Ekonomi – Ekoloji programına konuşan Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Mert Güvenç, Özer’in yorumunu bir adım daha ileri götürerek yaşananların geliyorum diyen bir felaket olduğunu söylüyor. Güvenç’e göre bölgede eş zamanlı yürütülen HES’ler, maden ocakları, Yeşil Yol, Sahil Yolu ve yapılaşma projeleri bölgenin ekolojik dengesine yapılan şuursuz bir talan.
“Büyük, çok büyük bir evrenin küçük bir
parçası olduğumu anladım.
Bu onun olması gerektiği gibi
olduğunu gösteriyor.”*

Hopa’daki sel felaketinin nedenlerine yaklaşım farklılığı; İklim Adaleti için verilen mücadelenin aynası niteliğinde. Bir yanda öngörülemediği söylenen olayların sorumluluğu bulutların da ötesine havale ediliyor. Diğer bir yanda plansız yapılaşma, doğa kıyımlarıyla sorumluluğun insanın kendisinde olduğu söyleniyor. Bu bize iklim adaleti için mücadelenin iki boyutu olduğunu gösteriyor. İlk olarak yerellerdeki doğanın talanına yönelik projelere karşı somut kazanımalar elde etmek. Yeşil Yol dozerinin önünde canlı kalkan olmak. Hopa özelinde bu durum, bir kriz masasının oluşturulması ve bilimsel verilerin toplanması sonrasında afetzedeler ve yerel halk ile paylaşılması sürecinin takipçisi olmak olabilir. Yapılması gerekenleri talep etmek bile, Türkiye’de aktivist olmak için yeterli.

İkinci ve eş zamanlı olarak ise kazanımların kalkınma politikalarına kalıcı etkisini sağlamak olmalı. Örneğin bir inşaat izninin alınabilmesi için belirli bir emisyon sınırı olsaydı, Yeşil Yol’un gündeme gelmesi bile çok zor olabilirdi. Farklı boyutlarını yansıttığını düşündüğüm bir başka örnek maden ocakları olabilir. Proje aşamasındaki 80 Termik Santralin hayata geçmesi durumunda Türkiye karbon salımında tek başına Avrupa Birliği’ni yaklaşacak. Enerji politikasını karbondan yenilenebilir enerjiye doğru çevirmek, buna uygun iş alanları yaratmak; gerçek bir iklim politikanızın olması demektir. Kuraklığın başlattığı savaşlardan kaçarak sığınan iki milyon mülteciyle iklim değişikliğinin uluslararası ilişkilerdeki boyutu bizim için de yeni bir şey değil artık aslında - ama - yine de…
Türkiye 2015 yazını bütün bunların konuşulmaya başlandığı yaz olarak hatırlamayacak. Çünkü sorumluluğu bulutların da ötesine havale eden zihniyet tarafından mücadelenin iki boyutu arasındaki bağlantı yolları manipüle ediliyor. Sanki Havva Ana Yeşil Yola Dur derken, iklim değişikliğine karşı çıkmak için bambaşka, zor ve çetrefilli şeyler yapması gerekiyormuş gibi… Oysa iklim adaleti talebinin ta kendisidir Yeşil Yola dur demek.
Yerellerde direnen insanlar bu durumun farkında.
Mücadelenin ikinci boyutunda adımlar atılması adına anlamlı bulduğum güzel bir haberim var. Bütün bu hareketlerin ekolojik değerlerdeki ortak taleplerini birleştiren bir “hareketlerin hareketi” oluştu: #iklimicin ben de varım! Hareketin parçası olan kadınlar, çiftçiler, emekçiler, doktorlar, lgbti bireyler… 12 -13 Kasım’da Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenecek forumda bir araya gelerek İklim Adaleti için buradayız, biz de varız, diyecekler ve gezegeni kurtarmanın yollarını konuşacaklar. Forumun hemen ardından 14 Kasım’da Antalya’da başlayan G20 zirvesine eş zamanlı bir yürüyüşün İstanbul’da yapılması planlanıyor. Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlar, bu yürüyüşle iklim değişikliğinin %80’ninden fazlasına neden olan ülkelere gezegeni insan eliyle yok etmeme kararlılıklarını, bunun için taleplerini duyuracaklar. Hareketin bir parçası olmanın önemi, G20’den sonra da devam ediyor. Aralık ayında Paris’te düzenlenecek olan İklim Zirvesine kadar ulaşabilecek güçlü bir etkiyle hükümetlerin #iklimicin gerçekten bağlayıcı kararlar alması adına önemli bir dönüm noktası yaşayacağız. Sürecin bir parçası olmak için iklimicin.org adresinden imzacı olmak yeterli. Hopa’dan Paris’e kadar uzanan asıl macera ondan sonra başlıyor…
Sonuçta bütün bunlar Kuzey’de ve Güney’de; Doğu’da ve Batı’da barış içinde gerçek bir sonbahar yaşanması için değil mi?

Bahar Topçu, 26 Eylül 2015

*Alıntılar, (Beasts of the Southern Wild) Düşler Diyarı Filminden


Kaynaklar:
-          The Guardian yazarından yerinde soru: Türkiye’nin kömür atağını durdurmak için artık çok mu geç? http://yesilgazete.org/blog/2015/08/08/guardian-yazarindan-yerinde-soru-turkiyedeki-komur-atagini-durdurmak-icin-artik-cok-mu-gec/


9 Mayıs 2015 Cumartesi

- KOBANİ’DE GÜLÜMSEMEK -




“Yapmamız gereken: her şeyi eski sadeliğine
döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz
yeniden kurulacaktır.” 
                                   Kızılderili Atasözü

Hepimizin bu dünyaya belli bir amaçla geldiğine inanır Kızılderililer. Yunanca “oikos” (ev) ve “logia” (araştırma) köklerinden gelen Ekoloji de, insanın nedenini açıklar gibidir benim için.  Evimizi farklı yollarla araştırarak-arayarak onu yani gezegeni tanımaya, anlamaya çalışırız. Defalarca bulup defalarca kaybettiğimiz olur onu: Barış.
Kobani halkı tarihi direnişinin ardından barış içinde bir yaşam için Rojava Toplumsal Sözleşmesindeki “herkesin ekolojik toplum esaslarına göre yaşama hakkı”ndan yola çıktı ve Kobani’yi Yeniden İnşa Playformu oluşturuldu. Platform, bir yandan Kobani halkının ekolojik bir yeni yaşam taleplerini araştırırken, bir yandan da bu talepleri karşılayan ekolojik - demokratik yapılanma için raporlar hazırlıyor. Bu raporlardan birini platform adına İnan Mayıs Aru yazmış.
Rapor Kobani’nin mevcut durumunu kısaca açıklayarak başlıyor. Şehrin kırsal kesimleri halen IŞİD tehditi aldında ve “dış dünyaya “ açılan tek kapı halen Türkiye’nin keyfi olarak açıp kapadığı sınır kapısı.
Raporun genelinden anlıyoruz ki barış içinde bir yaşamın yeniden inşasında Kobanili aileler kent bahçelerinde yazın kendilerine yetecek kadar yemiş yetiştirebilir, kent konseylerinde kendine yeterliliği tartışabilir, çocuklar mahalle aralarındaki sokaklarda özgürce oynayabilir ve kent sakinleri dünyaya örnek ekolojik bir ulaşımla neredeyse hiç asfaltsız yollardan keyifle işten eve – evden işe, komşuya, bakkala, sinemaya gidebilirler.
Haritayı şöyle bir gözünüzün önüne getirdiğinizde Mezapotamya’da ekolojik bir vaha yeşertiyor gibiyiz.
Bu yüzden olsa gerek mevcut durumun hemen ardından raporda farklı ekolojik yaşam biçimleri olduğu belirtilerek yeniden inşanın temellerini oluşturma adına ortak bazı ekolojik prensiplere değinilmiş. Bu prensiplerden ilki yeni yaşamın tüm muhataplarının söz sahibi olduğu Katılımcılık. “Eğer eko-kentler konusunda ciddiysek her şeyden önce bu kentler kendi sakinlerinin özerklik, yaratıcılık, yetki ve özgürlüğüne başvurmalıdır” deniyor katılımcılık için. İkinci olarak çevreye en az zararlı doğal döngülerin yerel kaynakların kullanımıyla mümkün olabileceği belirtilerek Yerellik prensibi anlatılıyor. Ardından birbirini destekleyen Sürdürülebilirlik ve Çeşitlilik prensiplerinin her türlü yapı ve modelde çeşitliliğin sağlanmasının biyolojik çeşitliliğin ve sürdürülebilir bir yaşamın güvencesi olacağı vurgulanıyor. Son olarak Müştereklik prensibiyle gündelik hayatlarında birbiriyle bağlantılarını dayanışma ruhuyla devam ettiren küçük topluluklarda bireyler, ekolojik bir kent sakini olmayı beraber tecrübe edeceklerdir, deniyor. Bütün bu temel ilkelerin kentin gündelik hayatı için etkin enerji tasarımı, su tasarrufu, nüfus yoğunluğu, biyo – çeşitlilik, gıda özerkliği, ulaşım, geri dönüşüm, yenilenebilir enerji, atık su ve katı atık yönetimi gibi unsurlara da cevap veren pratikler içerdiği belirtilmiş.
Kobani’nin ekolojik bir yeniden inşasının önemi doğanın yeniden canlanması ve korunmasına yardımcı olacak bu cevaplarda yatarken, diğer bir önemi de dünyanın dört bir yanındaki çevre hareketlerinden mimarların, şehir planlamacıların, gönüllülerin Kobani’ye gelişlerinin savaş şartlarında oluşan uluslararası dayanışmayı başka bir boyuta taşıması olacak, deniyor.
Raporun dördüncü bölümünde Kobani yereline uyumlu şehir planlaması örneği ve mimari öneriler sıralanıyor. Kobani’nin yeniden inşasında başlangıcın mimariyi kararlaştırmak olacağı düşünülmüş olmalı ki; Taş, Kerpiç, Alker, Saman Ev ve Earthship tercihlerinin bölge için uyumlu özellikleri ve olası zorlukları paylaşılmış. Evrensel gazetesinde çıkan bir habere göre yeniden inşada önceliğin kamu binalarına verilmesi planlanıyormuş. Bu bölümün sonunda Kobani çevresinde 300’ün üzerinde köy olduğunu da aklımızdan çıkarmayalım diyerek tarım olanaklarına dikkat çekiliyor. Hemen ardından 2006’daki kuraklık hatırlatılıyor. Raporda tek tip tarımın yanında polikültür tarımın da desteklenmesi gerektiğini; bölgeye gelen permakültür uzmanlarıyla köylüye aktarılacak su tutma, bitki örtüsü tesis etme ve yağışları geri getirme stratejileri de rapora göre kaçınılmaz yollardan. Bütün bunların Köy kooperatifi modellerini de gündeme getireceği belirtiliyor.
Bu bölümün ardından raporun sonunda kentin son durumunu göz önüne alırsak ekolojik bir inşanın uzun bir süreç olduğu, imkanlar doğrultusunda orta vadede kendine yeterli bir toplumun hedef alınması gerektiği söyleniyor. Ve kapitalist modernitenin dayattığı modeller dışında alternatiflerin tanıtılabileceği imkânların yaratılmasının önemi vurgulanıyor.
***
Böyle bir girişimin belirtilen önemi ve kentin bugünkü durumuyla rapor genel olarak hepimize üretken, dinamik bir alan açıyor.
Raporu okurken aklıma düşen bir soru üzerinden tartışmanın toparlayıcı olmasını umuyorum.
“Halklar, Kobani’nin inşasına nereden başlamak isterler?”
Ekolojik bir yaşamın kendi doğasından ötürü tek bir öneri olamadığını da biliyorsak kapitalist moderiteye alternatif modeller dedikten sonra Mezopotamya’nın tarihsel sürecinde de tarım yapmayı daha da başından, tarımın öncesinden konuşmak ister miyiz? Daha da önemlisi bunu konuşmak ekolojik bir yaşama dair bize neleri mümkün kılabilir Kobani’de? Sadeleşmek istersek eğer, ne kadar sadeleşebiliriz? Bir gün yine köylere permakültür uzmanlarının gelmeleri hasar tespiti açısından anlamlı olabilir. Diğer yandan topraktan besin alma, kendine yeterlilik biçimini oluşturmak için yine o kuraklığı yaşamış toprağının tarihini bilen ve ondan yemiş alacak insanlarla oluşturmak, kendi eti, sütüyle yoğrulan ve nesilden nesle aktarılan aile çiftliklerinden bahsedebilmek ekolojik bir inşa süreciyle daha uyumlu geliyor bana. Ya da bir kent bostanında bir aileye yaz boyunca yetecek yemiş yetiştirmek, hangi kanton bölgeyi nasıl geçeceğini bilemeyen buğday, arpa yüklü traktörlerden daha kendine yeterli geliyor. “Asla sıfırdan başlayamayız…” demiş Deleuze; burada ben nereden başladığımızı bil(e)meden yazıyorum.
Kent merkezine geçelim. Doğaya olabildiğince az tahribatı olan ekolojik bir şehir planlamasının da alternatifleri olabilir. Burada nüfus yoğunluğu düşünülerek banliyö tehlikesine dikkat çekmek gerekebilir. Mahallelerin organik büyüme ve dönüşümünü sürdürülebilir kılmanın yolları tartışılabilmeli. Daha az asfalt, daha az araba; öncelikle daha fazla biyo-çeşitlilik demek olacaktır. Ardından Kobani’de bundan sonra sadece kerpiç evler olacak, denebilir. Ya da kentin enine değil yer yer boyuna da yapılanma da planlanabilir. Böyle bir yapılanmanın verilen mimari önerilerle uyumunu raporda bulamıyoruz. Bu da sadece köy kooperatiflerinden değil; orta vadede hem düşük karbon salımı sağlanır hem de enerji kooperatiflerinden bahsedilmenin alanını açabilir. Bütün bunlar Kobani’ye giden yolların bir şekilde malzeme ve iş gücü için planlanması anlamına geliyor.   Raporu temel alırsak bunun için ekonomik komünleri esas almak zorundayız. Peki bu inşaya nereden başlayabiliriz dediğimde bunu çok büyük bir keyifle okulsuz ve şenlikli topluma kadar götürmek istiyorum; ama raporda yer almadığı için sadece şu: (en azından büyük ölçekli) tarım bizi bir (çok) konuda uzmanlaştırdı ve sıkılmaya başladık! Uzun zamandır sıkılıyoruz. Şenlikli bir toplumda yavaş bir kent ve tembellik hakkı için hangi kurumlara gerek var? Konudan çıkıyorum; ama kendi kendime değil; çünkü elimizde toplumsal krizle ekolojik krizin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu söyleyen güzel bir rapor var.
Buradaki amacımız örnek birer Kobani köyünde paranın geçmediği komünler kurmak, yerel para birimi çıkarmak olabilir mi? Rapor böyle bir sürecinin başlangıç motivasyonunu sağlayacak ve bu süreci sürdürülebilir kılacak modeller sunmuyor. Platformun zaman içinde gündeme alacağı alanlardan biri de bunları hayata geçirmek olacaktır ilerleyen zamanlarda. Nereden başlayabileceğimize birlikte karar vermeye ihtiyacımız var çünkü ekolojik bir yaşamda her şey o kadar birbiriyle bağlantılı ki, sınırlarının nerede başladığı ve sonlandığı, gerçekleşebilme olanağı hep göreceli ve çoğunluğu da imkânsız bir tohumdan yeşermiş.
Bu alanı en başından mümkün kılabilen hareket ya da topluluklar, katılımcı demokrasiyi kendi emekleriyle sağladığında nesilden nesile aktarılan bir kültür oluşabiliyor.
Hayaller kurarak yazdım bu yazıyı. Özellikle böyle yaptım. Çünkü Kobani, dünyada “Her şey olur!” un hep karanlık tarafında yer almış gibi. Oysa eminim, bir zamanlar aydınlık bir gülüşü vardı sokaklarının. Bugün bir halkın eski sadeliğini aradığı o sokakların…


Bahar 

11 Aralık 2014 Perşembe

Ortak Hikaye


Yırca’daki zeytin katliamı direnişinde, köylülere şiddet uygulayan 50 güvenlik görevlisi işten çıkarıldığında köylüler çıkarılanların yanında yer almış, köy Muhtarı Mustafa Akın, görevlileri sorumlu görmediklerine dair bir açıklama yapmıştı.


Yırca’nın bu tavrı, “Köylülerden insanlık dersi” şeklinde konuşuldu, takdir edildi ve Türkiye’nin hızlı direniş gündeminde akıp gitti. O dersi biraz açmak istiyorum aslında. İki yönlü bir hali var bu dersin. Öncelikle, politik yönü: Yırca köylüleri, katliamın sorumlularının kimler olduğunu çok iyi bilen bir tarafta: AKP'nin kapitalizmle mükemmel uyumunun ürünleri, çılgın kalkınma projeleri… Her şeye rağmen (zeytinlik yok edilip santral yapılacak olsa bile) direnişin sürekliliği ve diğer yerel direnişlere de estireceği cesaret rüzgârları için sorumluları hiç çarpıtmadan yansıtma sorumluluğu(muz) devam ediyor. Öyle ince bir duruş ki bu, zeytin dalının ürün vermesinin yıllarca sürmesi gibi bir emeğin değerini küçümseyebilecek ve asıl niyetten uzaklaştığı anda bulanıklaşabilecek hemen hemen bütün tuzaklar olup biterken asla taviz verilmemesi gerekiyor. Yırca da bu duruşuyla, sorumluluğunu yerine getirmiş oldu.
Diğer yandan, dersin hep kapalı kalan bir yönü var ve hepimize işaret ediyor: İnsanlık yönü. Şiddet, kurumsal olarak zaten meşrulaştırılmışken, onu kültürel hatta sınıfsal olarak ister istemez olağanlaştırdığımız bir duruma geliyoruz. Gezi’de duvarlara ya da sosyal medyaya #simitsatonurluyasa deyip devam edebiliyorsun. Zeytinliklerde çalışarak geçinen hanelerle, kurulacak termik santralde çalışacak haneler birbirine çok daha yakın, komşu olabilirler. “Polis şiddetine hayır!” diyoruz ve bu şiddetin sadece bir boyutu. Toplumun kadın, LGBTİ, Kürt ve Alevi gibi dışlanmış ve daha zayıf kimliklerine süregelen bir “şiddet kültürü” olduğu açık. Biri diğerinden daha az politik değilken benzer bir olay mesela Fatsa’da yaşandığında güvenlik görevlisinin halka karşı şiddet uygulamaması ve – en azından - bunun normalleştirilmemesi yönünde bir kazanım da elde edebildik mi? Bu kıyımların sonuçları hayatımızın her alanına nüfus ederken, direnişlerin somut kazanımlarının da eşitliği sağlayacak diğer alanlara yayılması için neler yapabiliriz? Bunu önemsiyorum; çünkü böyle bir haksızlığı bir daha yaşamamak için elektrik santrale alternatif bir istihdam önermek ve üretmekten ibaret kalamayız, kalmamalıyız, bu yeni yaşama uygun paylaşım kültürünü de üretmek gerekiyor.

Hal böyleyken, belli ki benim aldığım dersin kazanım ve kaygıları var. Bu kazanım ve kaygıları da yine yerel direnişlerin barışçıl ve şiddetsiz süreçlerinin hayrına dönüştürmenin mücadele alanları da netleşmiş oluyor böylece. Ermenek’teki cinayetle Validebağ; Soma’yla Fatsa, ayakkabı kutuları arasındaki bağlantının tek bir alandaki görünürlüğü bile iktidarın en büyük korkusu. Bu görünürlüğü de önemek için Yırca, Ermenek, Validebağ, Soma, Fatsa’da yaşananlar, kapitalizmin sınır tanımazlığının, demokratik olmadığının, olamayacağının benzer hikâyeleri. Sömürü odaklı kalkınma politikalarının insana ve doğaya zulmünü birebir yaşıyoruz. Aynı senaryonun yine benzer şiddet halleriyle yaşanmaması için öncelikle politik mücadelenin kararlılığı çok önemli. Zeytinlik alanların enerji yatırımlarına açılması yasa tasarısı gündemde. Erdoğan bu süreçle ilgili en son, “Her yer zeytinlik oldu” demişti. Alt komisyonunun önerisi sanayi komisyonuna taşınacak ve eğer bu komisyondan da geçerse meclis onayına sunulacak. Bütün bu ekoloji mücadelelerinin politikacılara verdiği en büyük mesaj da, bu sürecin en yakın takipçilerinin onlar olacağıdır herhalde.
Diğer bir mücadele alanıysa daha çok ataerkillikten gelen şiddet kültürümüz üzerinden ilerliyor. Kadına karşı, doğaya karşı şiddet ve kıyımlara her an maruz kalabiliyor ya da şahit olabiliyoruz. Doğayla uyumlu, demokratik bir yeni yaşamın ekonomisi de, politikası ve toplumu da kendi hayatımızda yapacağımız barışçıl değişimlerle güçlenecek. Bu bilgiyi gittiğimiz her yere götürebildikçe barış çoğalabiliyor. Peki, bu büyük lafların gerçek bir değişim sağlayabilmesi için neler yapmalı ve nereden başlamalı?

3 – 5 ağacın, 3-5 ağaçtan ibaret olmadığını unutmamak gerekiyor sanki. Yoksa sadece güç dengeleri, liderler, taht oyunları ve sermayeyle dolu bir literatür kalacak geride. Hikayelerimizse bundan çok daha fazlası…