31 Ağustos 2014 Pazar

Ben,nasıl ben olduğuma kafayı taktım. Peki nasıl solcu oldum?


Bilmiyorum.


Bir akşam geç saatler olmasına rağmen, evde misafirler vardı; ama yine babam geç gelecekti. Acaba ne zaman gelir, artık çocukların da yatması gerekiyor derken kapı anahtarının sesini duyduk. Babam özür diler gibi sessizce içeri girdi. Masadaki bir kaç kişi yemek yemeğe devam ediyordu sadece. Bir de televizyonun sesi vardı işte. Yarışma programı izliyorduk. Babam salona girdiği anda reklamlar başladı. Arkadaşlarıyla selamlaştı. Benim yanıma oturdu. Hikmet amca sazını yanına koydu. Babama bir şeyler anlatmaya başladı ki haberler başladı. Annem mutfaktan meyve getiriyordu. Beni yardıma çağırdı. Televizyonun tam önünden geçtiğim anda, “Önde gelen sosyalist bir grubun liderlerinden Seyfi Topçu bugün yakalandı.” Sanırım sadece ben hareket etmeye devam ettim. Ve sadece televizyonun sesine kaldığımızı da anlamamıştım tabii. Annemin elindeki meyveleri alıp masaya koydum. Diğer tabakları da almalıydım. Ben mutfağa giderken babam konuşmaya başlıyordu. Mutfaktan masaya dönerken biraz daha yavaş konuşuyordu. Sonra tekrar muhabbet hızlanıyordu. Birkaç defa böyle olduktan sonra annem beni yatırdı.
Bana anlatılan hikaye böyle. Yakalanan kişi – Süleyman Amca - babamın kimliğiyle yakalanmıştı.

Ben sadece babamın her seferinde gözlerini benim yanımda açtığını hatırlıyorum. Sık sık bayılan; buna karşılık pek sık göremediğim bir babam vardı işte benim de. Gözlerini açtığında sadece bana bakardı. O yüzden sanırım, ben de nerede olduğumuzu önemsemezdim. Kolidor, hastane, sokak, küvet, sınıf... bizim için fark etmezdi. Nasılsın, derdim. İyiyim, derdi. Bir şeyim yok. Nasıl geçti günün? Ben de anlatırdım hemen. Anlatmasam, sanki gözlerini yine kapatacak gibi hissederdim ve annem bunu istemiyordu. Bunu biliyordum. Ayık tut babanı derdi. Ben de, mesela, öğrenci tayfasındaki dedikoduları anlatırdım. Çok ilginçtir, anlatırken bunlar hep neden bizim başımıza geliyor, derdim. Haksızlık. Babam da, sistemlerden bahsederdi. Kapitalizm, sosyalizm, komünizm, anarşizm, feodalizm vardı bir de. Marx diye bir adam vardı, bütün bunların bize ne yaptığını ve yapacağını anlatırdı.

Anadolu Lisesine başladığım ilk yıllar olmalı. Ablam üniversiteye gitmişti. Her geldiğinde yeni bir şeyler getiriyordu yanında. Yeni bir kitap, yeni bir zevk, yeni bir korku, yeni bir pişmalık, yeni bir aşk. Her şey eksikti ve fazla zamanımız yoktu. Hayat sınavdan ibaret değildi. Mesela bunu oku, demişti. Aziz Nesin. Sonra yetmez bunu da okumak lazım: Sosyalizmin alfabesi. Tabii kitap kapitalizm anlatmaktan sosyalizme bir türlü gelemiyordu ve bizi uyuz ediyordu. Neydi bu sosyalizm? O hafta o kitapta kapitalizme dair ne yaşadıysam, gördüysem ya da duyduysam not alırdım. Belki kitabın sonuna gelirdik ve sosyalizmin bunlar için bir çaresi vardı. Ama ertesi hafta ablamın zaten başka bir konusu olurdu. Sosyalizme hiç gelemedik yani.



Lisede okuldan kaçar İstiklal Caddesindeki yürüyüşlerin bir adım arkasından yürürdük. Elini korkak alıştırma dedi bir gün sakallı, çok havalı bir çocuk bana. Söyledikleri sloganı şarkıya dönüştürmeye çalışıyordum. O an slogan değişti.

“Devrimci tutsaklar onurumuzdur.”

Bana öğretilen bütün doğrulara göre orada olmam gerekiyordu; ama ben cümle içinde geçen Devrim – Tutsak – Onur kelimelerindeki anlatım bozukluğunu bulup, üniversiteyi kazandığında sisteme entegre olacak öğrenciydim. Kafamın içinden konuşur gibi hafif eğilerek, kendinden emin bir şekilde devam etti, “buradaki diğer herkes gibi.”

İzmit'e dönünce babama kızdım. Onu suçladım. Bizi küçük burjuva yetiştirdiğini söyledim. Söylediklerimiz neler, yaptıklarımız nelerdi. Sovyetler Birliği bale işini biraz hafifletiyordu ama olay bundan ibaret değildi tabii. Bir sürü şey. Arabanın içinde bir otoparktaydık. Tam çıkıyorduk. Ben bunları söyleyince babam vazgeçti. Kontağı kapadı ve benimle bir konuşma yaptı. Şimdi buraya yazmayacağım. Kelimeleri çok da hatırlamıyorum zaten. 10 – 15 dakika sürdü ya da sürmedi – ki babamla bu konuları saatlerce konuşuruz – hissettiklerimi unutmuyorum. Yaşama nedenimi ve en büyük korkumu gördüm o konuşmada. Sevmek ve sevdiklerimi kaybetmek.

Sonrasını yazamıyorum. Çünkü o konuşmaya kadar solcu olmaya çalışıyordum. O konuşmadan sonra başka bir şeye evrildi sanki olay. Daha çok koşmaya, daha çok okumaya, daha çok gezmeye, daha çok dans etmeye başladım sanki. Daha çok aramaya, daha çok sormaya, daha çok hayal kurmaya ve kırılmaya başladım.

Sonrasını yazacağım ama. Daha'ların ve Çok'ların anlamlarını, zorluklarını, saçmalıklarını... Bugün aynı cümleyi bir arkadaşım bana söyledi. İnandım. Bu hikayelerin binbir türlü hali ve başlangıçların farklı bir anlamı var:

“Her şey çok güzel olacak”



31 Ağustos, İzmit



29 Ağustos 2014 Cuma

SÜSLER VE GÖLGELER



Bu muhabbet kesin bir yerlerde çok yapılmış, bitmiştir bile. Benim de biraz kendi kendime konuşmaya ihtiyacım var demek ki.

Üç tercihimiz var her zamanki gibi, biz iki türlü flört ediyoruz. Birini diğerine tercih edebildiğimizi zannetmiyorum. Hepsinin üzerinden geçiliyordur şu hayatta.
Öncelikle ilk flörtümüzün adı kazan – kazan flörtü. Adını aldığı disiplindeki gibi – illa ki değil ama biraz politik bir flört olabiliyor.
Love is a Losing Game şarkısı ne güzeldir. Kazan – kazan flörtüne denk geldiğiniz orta sınıf bir Restoran & cafe'de kesin çalar. İkiniz de şarkıyı biliyorsunuzdur.



- Amy Winehouse'un öldüğü 23 Temmuz 2011 gecesinde Ankara'da bir salıncakta sallanıyordum.
- Üç yıl geçmiş üzerinden! Ne kadar da güzel bir kadındı.
- Sen de mi seviyorsun o şarkıyı. Bu akşam benim evime gidebiliriz ama reglyim.

Kazan – kazan flörtünde önemli olan kim olduğun, nerede olduğun, o an nasıl bir ruh halinde olduğun, Madonna'nın en son klibiyle ilgili ne düşündüğün, hangi şarabı nerede içtiğin, Love is a Losing Game parçasını bilip bilmediğin ve Amy Winehouse'un 27 yaşında ölümüyle ilgili en az 10 dakika konuşabilme kabiliyetinin olup olmadığı önemlidir. Bilgi önemlidir yani. Love is a Losing Game de bir bilgidir sonuçta. Bu bilgiyi amacın için araç olarak kullanırsın. Araç olarak kulladığın şey aslında kim olduğundur tabii. Bu yüzden zengin kız fakir oğlanlı yeşilçam filmlerinden hobi olarak konuşursun bu flörtü ederken. Ve reglisindir.

Şu anda uydurduğum “Yakan Topu” flörtü var bir de. “Love is a Loosing Game” şarkısını, kendi hayatının da bilgisi, yani gerçekliği yaparsan öncelikler değişir. Şimdiye kadar dinlemiş olduğun iki milyon şarkının on tanesini bile denk getiremediğin bir insanla flört edebilirsin. Önemli olan ne konuştuğun değildir zaten; nasıl konuştuğundur. Ayrıntılar farklıdır çünkü. Dikkatinizi çekerim, şarkının verdiği bilgiye göre zaten kaybediyorsunuz “Aşk bir kaybetme oyunudur.” Genel...
                Bu flörtün doğal akışında kim olduğun önemli değildir, herkesle edebilirsin ve arkanı döndüğün anda da unutabilirsin. Ama unutmaya dabilirsin; çünkü yakan topu oynayan çocuklarla her zaman ve her sokakta karşılaşılmıyor, değil mi?



       Beyin ve kalp nasıl çalışıyor bilmiyorum ama ikisini de yapıyoruz. Bir şarkı, nasıl olur da kendi hayatımızın gerçekliği oluverir? Yoksa zaten, hayatımızdan mı çıkmıştır bu şarkılar?

Yukarıda anlatılanların göstermeye çalıştığı şeylerden biri de şu; flört sınıfsal bir şey ve orta sınıfa dair halen umudumuz olacaksa Yakan Topu Flörtünü de etmeye cesareti olanlar sayesinde olacak. Neye yetiştiğimizi bir türlü öğrenemeyen yetişkin-çocukların ikincisini bırakmak istemediklerini duydum. Bu da başka türlü bir inat, zaten başlarına ne geldiyse, o inat ve o umut yüzünden geliyor sanki.

Biseksüellikten bahsederken bir keresinde, “sadece denemek için yapmayı anlamıyorum” demişti bir kadın. Soru şu oluyor o zaman, “Siz heteroseksüeller neden sevişiyorsunuz kuzum?” anladı mı acaba.



***



Üç tercihimiz var demiştim. Son olarak, flört etmiyoruz. Kelimelerin ve jestlerin öğretilmiş kurgular olduğunu düşünerek her ikisinde de, sonuçta bir oyun oynandığının farkında olalım.

Kendi dilini yarat!

Şimdi ben buraya, kendine ait bir dil böyle yaratılır diye yazabilir miyim? Bazen, öyle insanlarla denk geliyorsun ki kelimelerin ilk anlamlarını sanki ilk defa yaşayıp o anlamlardan başka yerlere de birlikte götürüyorlar ve sen zaten inanılmaz buluyorsun bunu. Çok romantik bulurdum. Sanırım bunu aşka bile tercih edebilirim. Aşk biraz daha kendini inandırdığın bir “ruh hali” oluverebiliyor. Burada emek var. Bir de, bakar mısınız ne kadar da işaret ediyoruz her şeye... Bu flört, o aşk değil, onlar insan derken ne yapıyoruz yani?


Zaman geçiyor, kuşlar uçuyor... 

28 Ağustos 2014 Perşembe

Ben şimdi feminizmle ilgili mi yazmış oldum?

Gelecekte kimse kendini feminist olarak tanımlama ihtiyacı duymayacak.

Çocukların bildiği gibi, biz de inanabileceğiz her şeyin olduğu gibi olduğuna. Olması gerekenle olan bir olacak yani. En azından feminizm..

Her şeyin çok uygun oysa ki, sen neden feminist değilsin, diye sormuştu bir adam bir gün bana. Üzerinden kaç yıl geçti bilmiyorum bu sorunun, dün makyaj yaparken iki muhabbeti birleştirdim ve bir cevap çıktı ortaya. İlk muhabbet geçen yıl Burgazada'da da yapıldı. “Ben hiç kadın olmadım ki” dedi Cansu. Hayrola, dedim. Güldü. “Yani toplumsal olarak kadının ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olma hallerini hiç yaşamadım. Ne özel ilişkilerimde ne de iş hayatında.” Pek mümkün bulmasam da verdiği bir mesaj vardı. Sosyal sayılan bir insan olarak şu gözlemi yapmıştım: Bu eşit ilişki hali aslında herkesin kafasını karıştırıyordu. Otururken, kalkarken, yemek yerken, çocuk doğduğunda ne yapmalı, nasıl yapmalı? Kızlarını büyütürken feminist olmaya çalışan bir babanın kızıyım. Annemse kız meslek lisesi mezunu, öğrendiği her şey kadının toplumsal iş tanımları gibi. Kıyafetlerimizi bize annem dikerdi. Pazardan alış – verişini yapar, mufakta sağlıklı lezzetler yaratırdı. Her zaman çok temizdi; ama temizlik mazemelerinin sağlıksızlığından da çok şikayet ederdi. Bulaşık deterjanlarının kanserojen olup olmadığını sormak için Gazi Üniversitesi'ni arayan ilk vatandaş kendisi, yıl 1989. Aşık olduğu adamla evlendi ve bunu bir daha sorgulamadı. Biz orta sınıf bir aileydik ve yükselmemiz için kızların “bunlar zaten olur” işlerinin dışında daha önemli şeyler yapmaları gerekiyordu. Okumalıydılar. Yemek yendikten sonra bütün kız çocukları sofrayı toplamaya yardım ederken ben erkeklerle kalıp politika konuşurdum ya da kalkıp giderdim. Bale yapmaya, piyano çalmaya, kitap okumaya, yüzmeye, sinemaya, yazmaya belki.


Baleye bazen erkek arkadaşlarım bırakırdı beni. Bale yaptığımız yeşil çatılı pembe panjurlu eve uzaktan korkuyla ve hayranlıkla bakarlardı. Kadın Jedi'lar burada yetişiyormuş gibi bir efsane havası eserdi aramızda. Sanki benim gizli güçlerim vardı, bedenime sığamıyordum. Her seferinde içeri çağırırdım çocukları. Kaçar gibi geri çevirirlerdi teklifimi. Binanın önünde “Erkekler Giremez” yazmazdı. Böyledi işte. Kızlarını almaya gelen babaların kapının önünde beklemeleri dışında erkekler, “giremezdi.” Sanırım feminist olmaya hiç ihtiyacım olmadı. Benim yerime hayatım, o zamanların ve mekanların koşulları için zaten feministti. Şimdi geri dönüp baktığımda hepsini yanlış – daha hafif tabirle eksik - buluyorum. 28 yaşında, annemi bana dikiş dikmeyi öğretmeye ikna etmeye çalışan bir bale öğretmeni oldum. Kızlı erkekli sınıflarda ders vereceğim inşallah. Annem dikiş öğrenebileceğime hala tam ikna olmadı. Sökükleri onarıyorum anca.

İşte bana böylesi denk geldi. Aynı anda hem şanslı hem çok sorunluydu farkında olmadan yaşadığım feminist hallerim. Feminizme gerek duyularak yaşandığı her an da böyle olmak zorunda gibi geliyor şimdi. Şanslı ve çelişkili. Lisede, National Geography dergisine yıllık abone olurdum. Meksika'da yaşan orospuların hayatlarını anlatan bir yazı vardı. İşte, derdim böyle yazılara, asıl hikaye burada. Onların görünürlüğüne o kadar özenirdim ki... Benim varlığımın hiçbir şekilde çarpıcı ya da tutkulu bir özelliği yoktu. Bedenimin görünürlüğünden vazgeçtim, ben de aklımı oynattım. Herkes gibi yaşıyor ve kimseler gibi düşünmemeye çalışıyordum. Hayatlarımızda çelişki olması yaratmıyor asıl sorunları. Bence sorunları yaratan bizim o çelişkilerle olan ilişkimiz.


Dün True Blood'ın son bölümünü izledim. Sookie denen esas kızın en yakışıklı vampirleri ve kurt adamları sadece ne istediğimi bilmiyorum orospuluğuyla götürmesi çok uyuzdu. Dizinin Hristiyanlık ve Budizmle dalga geçtiği güzel sahneleri düşünüyordum ki o vampirler ve kurt adamlar kadar bir taş düştü sanki kafama. Ne istediğimi bilmiyorum halinin İstanbul şubesi olarak hakikat öylece gözlerimin önünde beni güzel güzel becermeye başladı. Ne istediğimi, kimi istediğimi, nasıl istediğimi biliyordum. Hala biliyorum. Benim ergenliğim kim olduğumu bilmememden kaynaklanıyordu. Kim olduğunu bilmediğinde, o isteklerin seni nasıl bulduğunu anlamıyorsun. İsteklerin, ihtiyaçların orda öyle duruyor; ama sen başka yerde başka bir zamanda başka birini yaşıyorsun. İyi de o istekler nasıl mümkün oldu o zaman? Yapmakta olduğun şeyler isteklerinden giderek uzaklaştıkça da tek çıkış yolun kim olduğunu önemsememek. İkiyüzlü bir durum. Her şeyin olması gerektiği gibi olması, senin üzerinde bir yerlerde ve bazen bu gereklilik insanı kendinden uzaklaştırıyor. Belki de sen zaten böyle, kendinden kaçan birisindir. Bunun bu kadar benimle ilgili olmasından çok utanıyorum; bir yandan da benden çıkıp gitmesini istiyorum ki benden ibaret kalmasın. Artık kaçmaktan ya da kaçıyormuş gibi yapmaktan başka yollarımız olsun. 

Aşık da oldum.

Öyle olmuyor işte. Aşktan kaçılmıyor. Farklı zamanlara ve makanlara gidebilirsin. Kalmak diye bir şey olabildiği için gidebilmek de var biz insanlar için; ama aşk öyle olmuyor. Bir yere gitmiyor ya da zaman gibi geçmiyor. Var ya da yok. Olduğu gibi.

Yeniden sevebilmek için her şeyi yıkarak saf bir göz yaratıyorsun. Pürüzsüz, kendini olduğun gibi görebildiğin, üstelik – belki de sevebildiğin, yeniden başlayabildiğin bir dünya..

Öyle işte. Yolculuk nereye?


                                                                                               28 Ağustos, Beşiktaş






15 Temmuz 2013 Pazartesi

GEZİ’DE İMKANSIZ OLAN NE KALDI?


Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak isteyen birine aşk, imkansız gelebilirdi.
Özgür olamadığım, kendim olamadığım bir dünyada aşk ne mümkün, diyebilirdi.  Böyle insanlar için aşk, başka bir dünyanın fikridir çünkü..
Çok değil, bundan 15 gün önceki çelişkilerimi anlatıyorum. Reha Erdem’in Kosmos’u ya da 5. Mevsim filmi bu inançsızlık halinin başyapıtlarıdır benim için.
27 yaşındayım. Geçenlerde, efkarlı bir şekilde içime çektiğim dumanı verirken güldüm, senin bile bir hikayen var Bahar, diye düşündüğümü hatırlıyorum. O hikayeyi mümkün kılan; ama hikayede hiç olmayan – kısacası kimliğimin – etkenlerini düşündüm, sıkıldım.  19. yy hiççiliğine bile özenemeyen bir 80 sonrası yalnızlık hissiyle çok klişe bir laf ettim, sigaramı söndürdüm ve yine, o his yokmuş gibi yaptım. Hepimiz için devam edebilmenin ayrı yolları var. Sonra kendimi gündelik hayata kaptırmaca…
Tabii, aslında, kendimi kaptırdığım bütün gülüşler, aklımı açan sözler ve içime işleyen şarkılar, hatırlamayı tercih ettiğim anılar, hiç olmamış gibi davrandığım duygularım… hepsi, hepsi şu imkansızlığı bir kere daha sorgulama, “inşallah be gülüm”leri dudak kenarında kalan bir umutla yoklama halleri. Çünkü o klişe laf, “her şey yalnızlıktan” dı. Ve yalnızlık, gerçeği yaşamaya yetmiyor.
Yan komşunun hikayesine dalsan, yine aynı mevzu: arayış. Lezzetli bir hissiyat arayışı. Buna gücün olması için de inanmak… lazım… aşka…
İşte bence, memleketin tüten dumanlarından bu hikayeler birleşti birleşti ve bir gün tanışmaya karar verdiler. Kimlerin, nelerin onları ayrı dünyalarda çaresizliğe, inançsızlığa ittiğini henüz tek bir sözle ifade etmiş değiller. Dinliyorlar, dinleniyorlar.
Duygularının farkındalar. Yani, bir sabah aşkı yaşanabilir kılacak bir dünyada uyanmayacaklarının biliyorlar.
Bir insanın tek başına yapabileceği bir şey değil bu.
Şu hayatta beni umutsuzluğa sürükleyen şeylerden birini anlatmalı belki burada. Adamlara aşık oluyorum ben J Üzerinde yaşadığımız dünyanın hakikatini akıllı bir prizma gibi parlayarak anlatan, geri dönüşümlü yaşam enerjisi yayan adamların başka bir dünyanın mümkünlüğünde hissettikleri çaresizlik.  Yaşanamayan aşkların hikayesi…
Zaman geçiyor. Kuşlar uçuyor şairin de dediği gibi.
Bence duygu dediğimiz şey, bizden çıkıp bizim dışımızda birine yansıması. Hissettiğimiz şey de yaşadığımız  o yansımanın ta kendisi. Sadeleştirmeye çalışıyorum benden çıkanları, gerçeği hissetmek için. Şu arayışı sevebilmek için.
Bütün bu sadeleştirme çabaları da bir araya geldi tabii. İnsanlar kendiliğinden bir samimiyet kurdular. Birbirlerini tanımasalar da yaptıkları esprilerde aynı şeyin özlemi vardı. Bu da arayışı gerçek ve görünür kıldı. Açık adres verdi bize: Taksim, Gezi Parkı.

Bütün bir gece orada kaldım bir seferinde. Yıldızlara baktım. Hiç hayal kurmadım ya da başka bir dünyayla ilgilenmedim. Özgürlük, anda yaşayabilmektir demişti biri bana. Anladım. 

"Kişi nasıl kendisi olur" ve "Kutsama"

Dal – Bir Küçük Roman
Budak – Bir Kısa Güldürü
Dal ve Budak
Murat Belge, Dostoyevski okuduktan sonra roman yazmayı hiç düşünmediğini söyler. Ben de çok önemli bir Yaratıcı Yazarlık Atölyesi yapan çok önemli bir yazar olsaydım; gelenlere Dal’ı verirdim okuma olarak ve tekrar sorardım, “Bu işi bir daha düşünün ve vazgeçin”  
Ben de Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı kitabını okuduğumdan beri iki çift laf edebiyat yapmayı bile düşünmüyorum. “Orhan Bey Siz Bunları Gerçekten Yaşadınız mı?” bölümünde Pamuk şöyle der, “Romanlar birbiriyle çelişen düşüncelere huzursuzluk duymadan aynı anda inanmamızı, herkesi aynı anda anlamamızı sağlayan özel yapılardır.” (Nasıl da zihin açıcı bir kitaptır, dönüp tekrar satırlarında düşünmeli; üzerine gevezelik yapmalı ve belki de yazmalı. Sen bunları gerçekten yaşadın mı Bahar?)
Bu bilgi ışığında Will Self gibi adamlar da, kendimi bilerek doğru bir karar verdiğimi gösteriyor. Pamuk’tan bir sonraki yıl Nobel ödülünü alan Doris Lessing (evet bu kadın da ayrı bir olay – İran asıllı İngiliz, feminist ve kesin daha bir sürü şeydir) şöyle demiş Self için, “Self, gerçek mizah yazarının şaşmaz alametlerini taşıyan çok komik ve çok iyi bir yazar: kitaplarında absürd bir anlatım var; ama bu yalnızca – keşke bunları yaşamasaydık deyip – yaşadıklarımızı anlatıyor. Tanrı bilir, mizah yazarlarına ihtiyacımız var; Self de onlardan biri.”
Taşınmak hiçbir şey için iyi değilse, kitaplıkta yıllardır duran kitapların içine atılan notları, arkasındaki yazıları okuttuğu için iyidir. Will Self Dal ve Budak’ı 1993’te yayınlamış, iletişim yayınları 2000 yılında bin adet basmış ve ablamla benim farklı evlerdeki farklı kitaplarımızdan bugüne kadar gelmeyi başarmış. Ablam birkaç cümlenin altını çizmiş, ben kahve dökmüşüm. Üzerinden yıllar geçmiş, ben taşınırken Dorris Lessing’in yorumunu tekrar okudum ve böylece Dal ve Budak sayfalar boyunca elimden düşmedi. Okuduğum kitaplar iyiyse, övmeye doyamıyorum görüldüğü gibi…  
Dal
Carol ve Dan ilk sevişmelerinde birbirlerinden çok hoşlanırlar ve evlenirler. Zamanla evlilik büyüyü bozar ve Carol kendini daha az kadın hissetmeye başlar. Daha az kadın hissetmesinin sonu olarak bir penisi vardır artık. Ve olaylar gelişir..
Budak
“İriyarı, genç bir adam olan Budak, bir sabah uyandığında bir de gördü ki, yeni bir cinsel özellik kazanmış, yani bir vajinası olmuştu.” Ve olaylar gelişir..


14 Temmuz 2013 Pazar

Son Oyun

Ahmet Altan her zaman merak ettiğim biri olmuştur.
Will Self hakkında ne düşünür, Gezi olayları hakkında neler yazdı, Taraf’tan neden ayrıldı ve tekrar bir gazete ya da dergide yazacak mı?
Başka yazarları, başka türlü de merak ettiğimi fark ettim. Mesela Paul Auster’ın karısını ya da Gael Garcia Marquez’in birlikte olduğu orospuları da en az Marquez kadar merak ederim. Bazı filazoflara hiç girmeyelim.  Literatürde bir şekilde buluştuğumuz bu adamlar ve kadınlar, bu düşüncelere kimlerle neler yaşayarak geldi ve neden böyle hikâyeleştirdi diye, belli bir okumadan sonra kendini biyografiye adayanlar az değil.
Ahmet Altan benim için çok görünür; bir o kadar da gizemli bir adam.
 “… kadınların herkesin ortasında, aydınlıkta, kalabalıkta, tek bir cümleyle, tek bir gülümsemeyle, tek bir bakışla her türlü zırhından soyunup teslim olduğu, iki insan arasında olabilecek en muhteşem yakınlığı yarattığı anlar bulunur ki işte o anlar ve o anlarda bir erkeğin yaşadığı mutluluk asla unutulmaz.”
dediği şu cümlede yazarın, hatta romandaki anlatıcının bile, anlattıklarının gerçekliğini sorgulamıyorum. Hani hepimiz bir hikaye anlatırken az çok bir bilinmeyen katarız ya kendimizden, burada ilgi çekici olan, o bilinmeyenler. Yazarın gerçekliğe hangi hikayeyi ya da hikayeye hangi gerçekliği kattığı önemli mi? “Gerçek dünyayla gerçek olmayan arasında bir seçim yapmamı isteseler, gerçek olmayanı seçerdim, orası daha gerçekti.”
Altan’ın görünürlüğüyse Düşünceye Özgürlük 2000 kitabının sonundaki “Atakürt” makalesiyle başlar benim için. (1995’te Milliyet’te yayınlandığında mahallede paten kayıyordum herhalde) Her seferinde içimde aynı endişeyle, belli zamanlarda tekrar okuyorum Atakürt’ü. İlk okuduğumdaki düşüncelerim çok evrildi zaman içinde; ama hissettiklerimi çok iyi hatırlıyorum. Dünya’nın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda yaşanan bütün ayrımcılıklar için suçluluk duydum, acı çektim, bir yandan anlayabileceğimi de gördüm ve bir hissettim.  Bu yüzden o yazı ve bazı yazılar önemli. Günler, aylar, yıllar, katliamlar geçiyor üzerimizden ve kendi vicdanımın samimiyetiyle baş başa kalıyorum. Güç, denge, aktör, çıkar kelimelerinin nelerini kemirebileceğini gördüm ya içimde bir tedirginlikle başlıyorum okumaya.. Bu yüzden Ahmet Altan, sadece Atakürt’le değil, pek çok yazısıyla bana vicdanın samimiyetinin yalnız olmadığını anlatan biridir.
***
Bir yazarın rastlantı sonucunda yerleştiği bir kasabada başından geçenleri anlatıyor Son Oyun. Kitabın arkasında, “Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun” yazıyor. Böyle konuşmasına rağmen tam tersine, güzel, sakin, deli, çekici bütün kadınların o özel anlarını kaçırmadan yaşamak isteyen bir adam var kitapta. Güzel kadınların şefkatinden duyduğu korku buna engel olmuyor; çünkü bir çelişki değil bu onun için. Bu yüzden, günah kavramı üzerinden Tanrıyla konuşuyor.
Bu konuşmalar, “kitap yazmak” üzerine geçtiği zaman daha ilginçleşiyor… Mesela bir öykü için, en az o öykü kadar yazarının kendi hayatından nasıl esinlendiği uzun uzun konuşulur, sonu gelmez incelemeler yapılır. İçten olanlar roman sanatını; olmayanlar kendilerini över ve bir şekilde kitabın (cemaat gibi bile olabilen) bir kitlesi ve söylemi oluşur.- bütün metinleri düşünün ama; kutsal kitaplar da dahil, tarih de, roman da… -  İşte “Son Oyun”, bütün bunlardan kaçan ve kendini pek önemsemeyen bir adamın rastlantı sonucu yerleştiği bir yerde sanki kimse okumayacakmış gibi yazdığı bir hikâye sanki.
“Başkalarının bilmediği komik bir gerçeği biliyormuşsun gibi garip bir gülümseme beliriyor, bir olgunluk, hayatta kalacakları küçümseme hali oluşuyor.
Onları niye küçümsediğimi bilmiyorum.
Ben o ilk korkuyu, o dehşeti atlattım ve onlar bunlar sonrasını o dehşet dolu korkuyla sürdürecekler diye belki.
Bu büyük romanın benim payıma düşen kısmı bitiyor.
Bu romandan çıkmaya hazırlanıyorum.
Tanrı bunun farkında mı acaba?
Yoksa şu sırada kâinatın bambaşka yerlerinde, çok daha iyi yazdığı başka kitapların alkışlanmasını mı dinliyor, önemsemiyor mu bu kitabını?”

Herkes gibi, Ahmet Altan’ın görünürlüğü de daha kolay. Makalelerini oku, geliştir, eleştir, istersen paylaş, biraz yer ve rahatla…
Büyülü gerçekçiliğe beceriksizce gönderme yaptığım romanlarının gizemli adamıysa, ne diyebilirim, gerçekten büyülü! Çünkü ona inanmak önemli değil; inanmak istemek önemli.
Böyle bir gerçekliğe girmek tehlikeli gelir bana. Sen inanmak istersin; ama inanıp inanmamayı da o kadar, öylesine senin kendi tercihene bırakırlar ki, güçlü bir yalnız olmak gerekir, diye düşünürüm. O yalnızlığı asla unutmazsın, unutturmazlar. Aynı anda hem çok yakın hem çok uzak kalırsın ve işte bundan romanlar yazılır, bitmez.
Benim de biricik feminist ikilemim de bu, sen kendini sürekli böyle gerçekliklerin içinde bul; ama güçlü bir yalnız olama.
“ – Ben sadece kalpsiz erkeklerden hoşlanıyor olamam, değil mi? Bu kadar zavallı olamam.”

Mayıs, 2013

2 Şubat 2013 Cumartesi

karşılaşmalar: evet ama tesadüf de değil...


Yaşadığınız ülkenin Bilecik şehrine yakın; ama Sakarya ilçesine bağlı bir köy düşünün desem, şu yazıyı okuyacak herkes – yani birkaç kişi J - gerçeğine yakın bir şeyler düşünür bence. Memleketin şehirleşme süreci dediğimiz şey hepimize yakın, en azından dokunan bir tarih sonuçta. Sizi gerçeğine biraz daha yakınlaştıracağım ben yine de. Bizim köy, Doğantepe, Türkiye Cumhuriyetinin ilk planlı köyü. Babam bunu bana kaç zaman önce söyledi, hatırlamıyorum. Bu devlet yaşam alanı ile ilgili bir plan yapmıştı zamanında ve ilki de bizimkiydi. Ben de tabii, hiç unutmadım bu bilgiyi. 1923 Rum mübadelesinden sonra kurulan bir köy. Daha doğrusu bozulup tekrar yapılan. Bizimkiler, Topçu ailesi Selanik’ten gelmişler. Ben kendimi bildim bileli babaannem 80 yaşındadır ve 80 yaşında da ölmüştür. Doğantepe’ye 8 – 9 yaşlarında gelmiş. Biz ilkokulda, “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, girmesek de kalmasak da” şarkısını öğrendiğimiz sıralarda dini bayramlarda giderdik Doğantepe’ye, Dedemin elini öpmeye. O günlerde horozun öttüğü saatlerde, - sabah 7 olmadan – kalkabildiğim olmuştur ki başka hiçbir güç o saatte o şekilde kaldıramadı beni. Kalkardım çünkü babaannem katırın yemini o saatte hazırlardı. Ben de ona yardım etmeli, buzağıya da kendi ellerimle vermeliydim yemeğini. Benim yemek saatimin bile bu derece dakik olmaması koymuyor değildi ya; babaannemle konuşmak, tavuklar felan ilgimi çekiyordu herhalde. 80 yaşındaki bu küçük kadın memleketini anlatırdı ve oralar yemyeşildi. Etrafıma bakardım bu yeşillik yetmiyor mu diye. 8 yıl yaşadığı yeri neden anlatırdı ki torununa? 8 yıl nerde, 72 yıl nerede.  Şu babaannem de hala Doğantepeli olamamış mıydı? (Tabii sonradan anlıyorum, konuşmalarımızı düşündükçe, asıl konumuzun göç olduğunu…)
O zamanlar, çok iyi hatırlıyorum, kurban bayramı Mayıs & Haziran aylarına denk gelirdi. Kelle paçalara bakarken midem bulanırdı. Sonra da o etleri yer sofrasında ekmeğe bandıra bandıra yerdim. Utanarak itiraf etmeliyim ki öyle bir tat daha hatırlamıyorum. Sonra İzmit’e dönerdik. Bayramdan sonraki hafta sonunda da resital için Bale kursunda tütülerimizi denerdik ve Haziran sonunda da sahneye çıkardık.
Şimdi ben bunları neden anlattım. Bir dönem, bunları anlatmadığım insanların beni tanıdığını düşün(e)mez olmuştum. Biraz daha zaman geçti. Bütün bunları anlatmaya çok meraklı olmamı eleştirdim kendimde. Çevremdeki herkes aynı şeyleri yaşarmış meğersem. Türban tartışmalarında fark ettim. Zaman geçmeye devam ediyor. Bunları okuyorum, yazıyorum, yaşamaya devam ediyorum.

Geçtiğimiz Pazartesi “Karşılaşmalar” ı seyrettim mesela. Çok güzeldi. Yine de, birkaç gündür kafamda bir soru işareti vardı. Sanki tamamen kavramadı beni oyun. Bunun nedenini tam olarak anlamadan da bir şeyler söylemek istemedim. Öncelikle, belki hata ettim, oyunu “Güzel Şeylere Bizim Tarafta” ile karşılaştırdım. Krek’in geçen sezondaki bu oyununu da çok sevmiştim. Karşılaşmalar çok daha fazla şey söylüyor aslında neden bunu yapıyorum ki, dediğimde ampül yandı. (aman tanrım AKP’nin ampülü mü yoksa?) Evet Karşılaşmalar çok şey söylüyor. Söylediği her şeyin de yoğun alt metinleri var. Politik, sosyoekonomik alt metinler… Güzel Şeyler Bizim Tarafta ise sadece tek bir alt metni gösteriyordu sanki. Birebir insan ilişkilerinde bile bir sürü alt metinden çok yorulmuş bir insan olarak (evet evet hayat böyle, biliyorum. O hayatta böyle parantezler açık Oğuz Atay’ı anamıyorsun. Niye ki?) Karşılaşmaları izlediğimde kendini tekrarlayan bir düğümün içine girdim sanki. İşte bu tam olarak Türkiye’nin durumuyla da alakalı. Hep bu oyunu oynamaya tercih ediyoruz. Güzel Şeyler Bizim Tarafta, sessiz bir metin. Karşılaşmaların anlattıklarının bize ne yaptığını ve ne yaptıdığını gösteren…
İkisi de iyi oyunlar. Ben sadece, sessizliği özlemişim sanırım.

Söylemeyi unuttum, ilk yapıldığında, sadece bizim ev köyün planını bozan bir evmiş. Köy merkezinin tepesinde kalıyor, çamlığın hemen yanında. Ve ben bunu hep çok sevmişimdir. Gittiğimiz şeker bayramlarında yok çaya şeker koymak, yok misafire terlik getirmekten kaçmak için bir ağaca çıkar saatlerce inmezdim. Yağmurlarda kitap okuduğum, annemin yemeğimi ağaca getirdiği, tuvaletimi saatlerce tuttuğum olmuştur. Güneşin batmak üzere olduğu saatlerde misafirler giderdi artık. O zaman da birileri beni kızgın biraz da kırgın seslerle çağırırdı. İn artık şu ağacın tepesinden Bahar. Güzel Şeyler Bizim Tarafta o çağrıyı hatırlatmıştı bana.
Ve tabii, ağaçtan indiğimde, herkesin ne kadar çok sorunu vardı yokmuş gibi davrandığı. Kendisiyle ve diğer herkesle.

Ya o ağaç olmasaydı diyorum bir yandan. Diğer yandan da inip çözmem gereken o kadar çok sorunum(uz) var ki! yokmuş gibi davrandığımız.
Bütün o karşılaşmalar yokmuş gibi davrandıkça da kendimizden uzaklaşıyoruz. Evet bir karşılaşma var; ama tesadüf değiller kesinlikle.

Keşke önce Karşılaşmaları izleseniz. Ergenekon Davası, Türkiye’nin Kürt Sorunu, Eşcinsellik, Anadolu’da yükselen orta sınıf diye başlık koyduğumuz konuları tartışsanız. Sonra da, bütün bunlar bize ne yaptı diye sorup güzel şeyleri kendi tarafınıza çekseniz diyorum. Hepimiz için iyi şeyler diliyorum

Kurbanın gözlerinin içine bakabilmek gerekiyor.